24 Haziran seçimleri geride kaldı. Muhalefet hem başkanlığı hem de meclisi kaybetti. Ülkenin gelecek 4-5 yılına Erdoğan ve AKP-MHP koalisyonu damgasını vuracak. Bu arada ülkeyi zaten 16 yıldır Erdoğan AKP’si yönetiyor. Böyle bir ülkede iktidara muhalif bir politik konumda olduğunuzu düşünün. Atatürkçü, sosyal demokrat, sosyalist, Kürt milliyetçisi ve sağ Kemalist kimliklerinden birine yakın hissediyorsunuz kendinizi. Erdoğan’a oy vermediniz. Ama yine o kazandı. Ne yapacaksınız? Ya da daha açık soralım. Kılıçdaroğlu’nun yaptığını mı yapacaksınız? Seçimi kazanan Erdoğan’ı tebrik etmem, çünkü o tek adam, o diktatör mü diyeceksiniz? Erdoğan sarayda oturuyor, o saraya asla gitmem, benim için meşru değil mi diyeceksiniz? Şüphesiz ki böyle bir yol da tutturabilir. Ancak böylesi bir çizginin bazı etik politik sonuçları var. Her şeyden önce sistemi gayri ahlaki bulduğunuzu açıkça ilan ettiğinizde sizden bu ilana uygun davranış bekliyor insanlar. Durumu açıklamak adına birkaç tane örnek vermek istiyorum. Kılıçdaroğlu başta olmak üzere CHP politbürosunun ileri gelenleri mevcut rejimi faşizme kaymakla suçluyor. Ama aynı zamanda seçime girip bu rejimin parlamentosunda yer almaya da çalışıyor. Faşist olduğunu düşündüğünüz bir rejimi seçim yoluyla ortadan kaldırmak gerçekten de mümkün mü? Dahası hem iktidarın oy çaldığını söylüyorsunuz hem de bunu kanıtlayacak verilerden yoksunsunuz. 24 Haziran gecesi CHP yöneticilerin düştükleri durumu bir an canlandırın gözlerinizde. Durun daha bitmedi. Erdoğan’a tek adam deyip parti içi iktidarınıza muhalif tüm vekilleri liste dışı bırakıyorsunuz. Elinizi vicdanınıza koyun Erdoğan tek adamsa Kılıçdaroğlu ne? Tek adam değil mi? Tabii bir de adalet yürüyüşü meselesi var. Hem dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet diyeceksiniz hem de Enis Berberoğlu hapse düşünce adalet yok diye feryat edeceksiniz. Berberoğlu niye hapiste? Kılıçdaroğlu ve ekibi dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet dediği için olabilir mi acaba?

Lütfen yanlış anlaşılmasın. Bu yazının konusu Kılıçdaroğlu değil. Tartışmamızın odağında “Tutarlı bir şekilde muhalif olmanın olanağı” gibi bir mesele var. Sistemi eleştirmek için kullandığınız standartlar aynı zamanda sizin de uymak zorunda olduğunuz ahlaki davranış biçiminin çerçevesini çiziyor. Kendi kapasitenizin üzerinde standartlar belirlediğiniz zaman –Kılıçdaroğlu örneğinde olduğu üzere- inandırıcı olmaktan çıkıyorsunuz. Milletvekili olmaktan vazgeçemiyorsanız “parlamento önemsiz hale geldi, tüm yetkiler tek bir adamda toplandı” demeyeceksiniz. Muhaliflerinize saygınız yoksa ağzınıza “tek adam” kelimesini almayacaksınız. Sadece CHP’ye değil tüm muhalefet partilerine önerim şudur: Sistemin içerisinde kaldığınız sürece sistemi gayrimeşru olarak görmek yanıltıcı ve anlamsız sonuçlar doğurur. Muhalefetin boş radikalizmden vazgeçmesi gerekir. Çünkü bundan vazgeçilmezse politik şizofreni kontrol edilemez hale gelir. Seçim gecesi Muharrem İnce’nin kaçırılıp tehdit edildiğini düşünen milyonlarca insan var bu ülkede. O insanları bu hale kim getirdi? Her şeye karşı çıkıp yine de hiçbir şeyi değiştirmeyen muhalif siyasetçilerin hiç mi suçu yok bu işte?