Bürokrasi-siyaset ilişkisinin içeriği hep tartışmalı olmuştur. Siyasetin bürokrasi üzerindeki belirleyiciliği demokratik kontrol açısından övülür. Ama siyasetçilerin kısa ve orta erimli çıkarlar nedeniyle kamu hizmetinin halka sunum koşullarını yozlaştırdığı da bilinen bir gerçektir. Siyaset, özellikle de popülist siyaset bürokrasiyi rasyonel ve tarafsız olmaktan çıkarır. Bürokrasinin kendi haline bırakılması ise hem devlet aygıtını halka yabancılaştırır hem de böylesi bir ortamda demokrasi yeterince gelişemez. Siyasetten bağımsız ve hatta siyasi iktidara karşı işleyen bürokrasi baskı ve çıkar grubu gibi davranarak kendi özerkliğini tahkim etmeye çalışır. Bahsi geçen uğraşın nihai sonucu, özellikle siyasi iktidarların zayıf olduğu dönemlerde askeri ve sivil bürokrasinin sivil-demokratik alan üzerindeki vesayetidir. Modern Türkiye tarihinin büyük bir kısmında bürokratik aygıtın siyasi elite karşı böylesi bir gücü kontrol ettiğini göstermektedir.

AKP iktidarında ise işler tersine dönmüştür. AKP liderliği askeri ve sivil bürokrasinin demokrasi üzerindeki etki gücünü zayıflatmıştır. Pek çok aydın ve akademisyen bürokrasinin zayıflamasını demokrasi için olumlu bulmuş, sivil siyasetinin alanının genişlediğini düşünmüştür. Oysa AKP döneminde gerçekleşen şey Weber’in ideal tiplerine atıfla yasal-bürokratik aygıtının karizmatik meşruluk lehine gerilemesidir. Karizmatik lider Erdoğan tüm gücü elinde toplamış, bu süreç içerisinde liyakat yerine sadakat devlet düzeninin temeli haline gelmiştir.

Bürokrasinin geriletilmesinin demokrasiden çok karizmatik lidere yaradığı gerçeği Yeni Türkiye’nin özetidir. Tabii bu analiz devlet aygıtının aşırı siyasileşmesinin yarattığı irrasyonellikle birlikte daha anlamlı bir çerçeveye oturmaktadır. Şöyle ki, karizmatik lider bürokrasiyi geriletirken parti de devletle bütünleşmiş ve ortaya amorf karakteri ağır basan bir parti-devlet aygıtı çıkmıştır. Bu aygıtın en azından iki noktada bürokrasideki yozlaşma eğilimini radikalize ettiği söylenebilir: Bahsi geçen hususlardan ilki mülakat düzeniyle ilgilidir. AKP döneminde mülakat yöntemi memur alımlarında belirleyici konuma ulaşmış durumdadır. Kadro tahsislerinin mülakata göre şekillendirilmesi keyfilik ve suiistimal iddialarını yoğunlaştırmıştır. Sonuç itibariyle, KPSS birincilerinin mülakatta elendiği bir devlet düzeniyle karşı karşıyayız.

İkinci sorunlu uygulama ise güvenlik soruşturmasıdır. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra, OHAL döneminde ve özellikle de ilk defa kamu görevine atanacaklar için güvenlik soruşturması mekanizmasına başvurulması makul görülebilir. Sonuçta hükümeti devirmeye yönelik silahlı bir kalkışma söz konusu olmuştur. Bu kriz hali bazı olağanüstü tedbirleri geçici süreler için de olsa olağan hale getirebilir. Ancak güvenlik soruşturması OHAL bitmiş olmasına rağmen devam etmiştir. Ayrıca sadece ilk defa memur olanlar için değil, halihazırda kamu kurumlarında memur olarak çalışan ama kurum değiştirmek isteyen personel de soruşturma tabiidir. Dahası soruşturmalar bakımından en büyük sorun nesnellik ve şeffaflıktır. Hakkında daha önce adli ve idari soruşturma açılmamış, sabıka kaydı temiz olan pek çok memur adayı yurttaş güvenlik soruşturmasından geçememiştir. Geldiğimiz nokta itibariyle güvenlik soruşturmalarının güvenirliliğinin sorgulandığı söylemek gerekir. Pek çok örnekte soruşturmadan geçemeyen kişilerin neden bu sonuçla karşılaştıklarının mantıklı bir izahı yoktur çünkü.

Bu mesele bir sonuca bağlandığında şöylesi bir yargıyı dile getirmek yanlış olmaz diye düşünüyorum: Parti-devlet aygıtı özelikle AKP’li olmayan yurttaşlar bakımından eylemleri sorgulanır bir niteliğe bürünmüştür. YSK’nın son İstanbul kararında da bir benzeri görüldüğü üzere pek çok kişi devlet organlarının eylemlerini icra ederken hukuku değil de siyaseti kıstas olarak ele aldığını ve AKP’ye muhalifler karşısında ayrıcalık tanıdığı düşünmektedir. Sonuçta algı olguyu belirler. Bu algı yerleşik bir konumda olduğu müddetçe siyasi atmosferin yumuşamayacağı ve politik kutuplaşmanın toplumsal birliği daha da tahrip edeceği açıktır.