AKP’nin tarihsel blok inşa süreci şüphesiz ki sorunsuz değil. Bu parti önceleri cemaatçi kadrolar, Kürt siyasal hareketi ve liberal entelektüellerin desteğiyle iyice zayıflamış ve bir hayli sağa kaymış olan Kemalist devlet aygıtına öldürücü bir darbe indirdi. AB uyum paketleri, yoğun özelleştirme programı, Kürt ve Alevi açılımları ve Ergenekon yargılamaları süreci, ‘Yeni Türkiye’ lehine ‘Eski Türkiye’yi tasfiye etti. Batı bloğunun içerideki değişime verdiği destek oldukça yapıcı ve güçlüydü. Ancak Arap Baharıyla birlikte girilen süreç AKP’nin tarihsel bloğunu parçaladı. Bu sonucun birbirini besleyen bir dizi alt bileşeni var:

Öncelikle Arap Baharı, AKP liderliğinde kendini İslam dünyasına rol model olarak sunma fırsatı verdi. AKP’yi Müslüman Kardeşler hareketiyle bütünleştiren bu yakınlaşmanın verdiği mesaj açıktı. Erdoğan’ın liderliği izlenirse her İslam toplumu dindarlığı modernlikle birleştiren bir seviyeye ulaşabilirdi. Türkiye’yi bir yarı-çevre ülkesi olmaktan çıkarıp İslam dünyasının merkez gücü haline getirecek bu emperyalist hamleye Batı dünyasının verdiği tepki oldukça sert oldu. Arap Baharı sönümlendi. Türkiye ise rol model olma hayaliyle çıktığı süreçte hem Suriye iç savaşının tarafı hem de büyük bir mülteci akını ile güvenlik sorunuyla baş başa kalan bir ülke olarak Ortadoğu bataklığına daha fazla gömüldü.

Tarihsel bloğu bozan ikinci önemli hamle dün cemaat, bugün FETÖ olarak anılan hareketten geldi. Bürokraside Kemalistlerin yerini almış cemaatçi kadrolar Erdoğan rejimiyle devlet içinde bir mücadeleye girdiler. 17/25 Aralıkta polis ve adli süreçler üzerinden yarı yasal yollarla 15 Temmuz’da ise örtülü darbe girişimini açık darbe girişimine çevirerek tümüyle yasa dışı bir yöntemle seçilmiş hükümeti devirmeye çalıştı bu kesim. Her iki girişim de başarısız oldu. Hükümetle işbirliği yapan cemaatin birden hükümeti devirmeye çalışan bir devlet içi devlet organizasyona dönüşmesinin dış politikayla ilgili olduğunu düşünebiliriz. Çünkü sonuçta FETÖ Amerikan emperyalizmin enstrümanlarından biri. Arap Baharında karşı karşıya gelen Türkiye ile Batı ülke içi siyasette bir Erdoğan-Gülen çatışmasını tetiklemiş olabilir.

FETÖ’nün 2013-2016 arası süreçte izlediği siyaset ve ardından başlayan OHAL dönemi AKP’nin ilk tarihsel bloğundan kalan tüm izleri sildi. Kürt ve Alevi açılımları apar topar bitirildi. Devletin güvenlik aygıtı güçlendi. Temel hak ve özgürlükleri askıya alan bir OHAL rejimi uygulandı. Kemalistlere yönelik baskı tümüyle ortadan kalkmasa da önemli ölçüde azaldı. Ergenekon’la başlayan tasfiye süreci son erdi. Atatürk bu yeni dönemde Erdoğan’ın da kabul ettiği tartışılmaz sembolü haline geldi. Erdoğan’ın devlet krizi karşısındaki tavrı, tüm yetkileri kendinde toplayan bir başkanlık anayasası ile AKP-MHP ittifakında somut bir içeriğe bürünen İslamcı-Sağ Kemalist ittifakıdır. Tam bu noktada özellikle özgürlükçü-demokrat kesim tarafından şu soru sorulmalı: Yazıda kısaca özetlendiği üzere Türkiye’ye yönelik emperyalist bir müdahale gerçekten de söz konusu oldu mu? Bu soruyu şimdilerde dışlanan ama yakın zamana kadar rejimin en önemli kanaat liderlerinden olan Mahçupyan’nın yakın zaman Türkiye tarihini bir devrim tarihi, Erdoğan’ı da Robespierre’e benzeten akıl yürütmesini tekrarlamak için sormuyorum. Hatırlanacağı üzere Mahçupyan ve pek çok hükümet yanlısı yazar rejimin otoriterleşmesinin gerekli olduğu tezini savunmuştu. Olağanüstü dönemler olağanüstü tedbirleri gerekli kılmaktadır çünkü.

Tartışmamız gereken nokta şu: Bir ülkeye emperyalist bir müdahale olduğunda o müdahaleye karşı koymak ile demokrasiyi korumak seçenekleri karşı karşıya gelirse ne yapılmalıdır? Daha açık konuşalım mı? Erdoğan’a bu kadar çok kızmamızın nedeni aslında sosyalist olmaması mı? Venezuela lideri Maduro gibi biri olsaydı Erdoğan ona yönelik eleştirilerin büyük bir kısmı aslında gündemden düşecek miydi? Bu arada Venezuela ile Türkiye, Maduro ile Erdoğan arasındaki politik yakınlığın arka planında ne var sizce? Yanıt anti-emperyalizm değilse nedir?