Aslında 31 Mart’ı takip eden birkaç gün içerisinde bu makaleyi kaleme almıştım. Ancak yayınlatmaya bir türlü elim gitmedi. AKP’nin İstanbul’daki seçim yenilgisini kabul etmeyen tutumu tüm ülkeyi olduğu gibi beni de bekletti. Henüz itiraz sürecinin tümüyle tamamlanmadığı gerçeğini de unutmuş değilim. Yine de İmamoğlu mazbatayı aldı. CHP’nin İstanbul’u devralmasıyla 31 Mart seçiminin politik sonuçları daha bir yerli yerine oturdu.

Seçim sonuçlarının merkezinde ise iktidar partisinin yaşadığı büyük bozgun var. Seçimin kaybedeni AKP, kazananı ise CHP’dir. Bu cümle karşısında rahatlıkla denilebilir ki en fazla oyu AKP aldı (tek başına % 43, ortağıyla birlikte % 51) ve en fazla belediye yine iktidar bloğunda kaldı (tek başına 39, ortağıyla birlikte 50 il belediyesi). Dahası il genel meclisi ve ilçe belediye başkanlıkları bakımından da belirgin bir AKP üstünlüğü var. MHP’yle birleşince Cumhur ittifakı tartışmasız bir şekilde hala en büyük siyasal blok. Peki bu tabloya rağmen nasıl oluyor da seçimi AKP kaybetmiş oluyor? Çünkü partili cumhurbaşkanı Erdoğan dahil olmak üzere tüm AKP’lilerde bir burukluk var. Memnuniyetsizlikleri tavır, tutum ve konuşmalarına yansıyor. Algı olguyu belirler. Gerçeğin ne olduğu insanların onu nasıl algıladığına bağlı. AKP’liler yenilmiş gibi davranıyorlar. Bu durum onların yenildiklerinin göstergesi. Ayrıca siyasi rakamlarla sosyolojik durum tam olarak birbiriyle örtüşmüyor. Mesela AKP-MHP ittifakının daha fazla belediyesi var. Ama İstanbul’un el değiştirmesinin yarattığı büyük etkiyle ülkenin demografik, ekonomik ve kültürel ağırlık merkezi muhalefetin eline geçmiş durumda. CHP Ankara’yı alarak devlet, İstanbul’u alarak ekonomi üzerindeki etkilemeye kapasitesini bir hayli ileri bir seviyeye taşıdı. Türkiye’de siyaset yapmanın yeni koşulları artık bu duruma göre belirlenecek.

Seçim sonuçları bağlamında birkaç husus ön plana çıkıyor: En büyük sorun MHP’yle yürütülen ittifakta somut bir içeriğe kavuşmakta. MHP tabanı tam olarak AKP tabanıyla bütünleşmiyor. AKP Ankara seçiminde MHP seçmeninden yeterince güçlü bir şekilde oy alamadı. Mersin ve Adana gibi partinin güçlü olduğu yerler pazarlıkla MHP’ye devredildi. Ama bu illeri kaybetti MHP. Bahsi geçen iller özelinde AKP aslında genel seçimlerde birinci olduğu seçim bölgelerinde belediyeyi CHP’ye kaptırmış oldu. AKP ve MHP’nin birbirine rakip olduğu illerde ise MHP iktidar partisine zarar verdi. Şöyle ki MHP’nin aldığı 11 ilden 9 tanesinde AKP MHP’den sonra ikinci gelen parti oldu. Diğer 2 il (Manisa ve Osmaniye) ise zaten ittifak kapsamında AKP aday çıkarmadığı illere karşılık geliyor.

AKP’nin Kürt coğrafyasındaki durumu ile AKP-HDP ilişkileri ise biraz daha karmaşık bir içeriğe sahip. Öncelikle doğudaki kayyım politikasının kısmi bir şekilde başarılı olduğunu söyleyebiliriz. HDP için Kars ve Iğdır’ın kazanılması önemli. Ama Şırnak, Bitlis, Ağrı ve Tunceli’de seçim kaybedildi. Kazanılan belediye sayısı da 106’dan 68’e düştü. HDP’nin doğuda AKP ve bağımsız adaylar karşısında zorlandığı açık. Partinin eski genel başkanı dahil olmak üzere pek çok deneyimli kadronun şu an hapiste olmasının siyasi etkinlik düzeyini sınırladığı doğru. Ama devlet ile HDP arasındaki ilişkilerin hiçbir zaman tam olarak normalleşmediği dikkate alınırsa HDP’nin bir kadro ve politika kriziyle karşı karşıya kaldığı, seçimlerdeki başarısız tablonun ana nedeninin bu olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Bu parti için AKP karşısındaki tek olumlu kazanım ise batıdaki Kürt oylarının CHP’nin Mersin, Adana ve İstanbul’u almasını sağlayarak amacına ulaşmasıdır.

Tabii seçim sonuçları sadece partilerin oy oranlarından ibaret değil. Çünkü yarışta adaylar kadar propaganda dilleri, söylemler ve politikalar da yarışıyor. İktidar partisi yerel seçimi genel seçim havasına sokarak ve beka üzerinden bir korku psikolojisi yaratarak seçmenine hitap etti. Millet ittifakı mensuplarını terörle işbirliği yapmakla suçlayan bu söylem cumhur ittifakına oy verilmezse devletin elden gideceği tezini işledi. Erdoğan ve Bahçeli’nin seçim retoriği beka üzerine kuruluydu. Ankara seçimlerindeki gergin havayı bir kenara bırakırsak AKP’li adayların bekadan çok yerel sorunlarla ilgili mesaj verdiğini söyleyebiliriz. Ama Erdoğan’ın sözleri tüm AKP adaylarını bağladığından ve yerel seçimlerde yerel olan unsurlar baskın bir konumda olmadığından yerel seçimin aynı zamanda bir beka söylemi seçimi olduğunu söyleyebiliriz. İktidarın bekası karşısında muhalefet alternatif bir genel söylem geliştirmedi. Yerel seçimin yerel gündemine sadık kaldı. Cumhur ittifakının % 51’lik oy oranı beka söyleminin seçmen kitlesinin çoğunluğu bakımından bir etki gücüne sahip olduğunu göstermekte. Ancak ekonomik krizin etkisinin daha yoğun bir şekilde hissedildiği büyük kentlerde hava bekayı söylemleştiren iktidar bloğunun aleyhine dönüyor. Şüphesiz ki büyük kentlerdeki insanlar da ülkenin bölünmez bütünlüğü ve güvenlik gibi hususlarda hassasiyetlerini koruyorlar. Ancak hükümetin bekayı ekonomik krize değinmemek için ön plana çıkardığını düşünenlerin sayısı da hiç de az değil.

Son olarak eskimiş yüzlere değinmek gerekli. AKP yeni şeyler söylemediği gibi yeni insanları siyasete kazandıramıyor da. Seçim yarışını kaybettikleri İstanbul, Ankara ve İzmir adayları en az 20 yıldır aktif siyasetin içerisinde olan kişiler. Siyasal enerjileri çoktan tükenmiş durumda. İstanbul adayı Yıldırım’ın seçim kampanyasında ne kadar zorlandığını, ne kadar isteksiz bir şekilde çalışma yaptığını başta kendi partilileri olmak üzere tüm İstanbul gördü. Yenilginin bir nedeni de bu. Peki, şimdi ne olacak? Muhalefetin yerel seçim zaferini genel iktidarı devralacak bir yeni siyasal hegemonyaya dönüştürüp dönüştürmeyeceğini hep beraber göreceğiz. İktidar partisi veya bloğu ise geriliyor. Yönetenlerin kaderleri ekonomik kriz karşısında aldıkları tedbirlere ve tabii ki bir karşı hegemonya inşasını önlemek için ne kadar esneyecekleri meselesine sıkı sıkıya bağlı.