2019 yılının bir El Niño yılı olma ihtimali oldukça düşük. Bir iklim olayı olarak on binlerce yıldır devam ediyor ve El Niño ismini kasırgadaki gibi yaramaz çocuktan değil, etkileri iki yıla kadar uzanabilen iklim farklılaşmasının kış aylarında belirginleşmesinden (İsa’nın, Meryem Ananın çocuğunun – çocuk: El Niño – doğumu dönemi) alıyor. El Niño Güney Salınımı (ENSO) her üç ila yedi yılda bir küresel sıcaklığı artırıyor, normal dışı iklim olaylarının görülmesine yol açıyor. Örneğin Hindistan ve Güney Asya’da daha şiddetli yağmurlar, Kuzey Amerika’nın içlerinde kuraklık, küresel ölçekte sıcaklıkların normallerin 1-2 derece üstüne çıkması görülüyor.

Bu değişiklik binlerce yılın incelendiği analizler sonrasında tespit edilen ve küresel sıcaklıkların endüstriyel dönemde süreğen artışından ayrı bir olgu. Ancak küresel ısınmanın El Niño’nun daha etkili ve daha sert geçmesine neden olduğu ve olacağı düşünülüyor.Dolayısıyla küresel ısınma nedeniyle mevsim anormallikleri ile baş etmenin dışında, kendisi sürekli tekrarlayan ve zaten sert geçen iklim olaylarının da alışılmışın dışında sonuçlar üretmesi ihtimali güçleniyor.

Paris Kimi Kurtaracak?

Peki, söz konusu değişim karşısında uluslararası siyaset yapım süreci etkili bir adım atabilmiş durumda mı? Elbette hayır.

1997’den bu yana uluslararası anlaşmalar ve müzakerelerle etkili bir şekilde iklim değişikliği ile mücadele yolunun açılması hedefleniyor, ancak bu amaç doğrultusunda çok küçük ve çok yavaş adımlar atılabiliyor. En önemli ve büyük adım 195 ülkenin küresel ekonominin yolunu değiştirmek ve iklim değişikliğiyle mücadele etme beyanında bulunduğu Paris İklim Anlaşmasının 2015’te imzalanmasıyla atıldı. 2016’da resmi destek eşiğinin geçilmesiyle anlaşma yürürlüğe girdi. Anlaşma karbon salımının hızla azaltılmasını, 2100 yılında küresel sıcaklıkların endüstriyel dönem öncesine göre +2 derecenin mümkün olduğunca altında tutulmasını öngörüyor. Ayrıca gelişmiş ülkeler gelişmekte olan ülkelere finansman yardımında bulunacak. Her beş yılda bir ülke performansları değerlendirilecek.

Fakat ABD’nin imzası Trump döneminde geri çekildi. G-20 zirvelerinde hedeflere bağımlılık beyan etmekle birlikte iklim finansmanı imkânlarından istediği gibi yararlanamayacağı için anlaşmanın tarafı haline gelmemiş Türkiye gibi ülkeler ya da karbon salımı konusunda ön sıralarda yer almakla birlikte anlaşmaya taraf olmayan başka ülkeler bulunuyor. Anlaşmaya taraf olanlar kendi beyan ettikleri hedeflere uymakta zorlanıyor, üstelik çeşitli hesaplamalar beyan edilen hedeflerden çok daha fazla bir kesintinin gerçekleşmesi gerektiğine işaret ediyor.

Kısaca Anlaşma ne kadar hızla mesafe kat edecek, ne kadar etkili olacak belirsiz ve işaretler çok iyi değil. Bilhassa Almanya gibi ülkelerin uzun vadeli enerji planlarıyla sağladığı başarılar kadar teknolojik yenilikler de yeşil enerji kullanımını giderek tercih edilesi kılıyor, ancak bu değişimlerin kök salmış üretim yöntemlerini ne kadar hızlı yerlerinden edebileceği ve dolayısıyla iklim değişimini olumlu etkileyeceği belirsiz.

Piyasa Kurtarır mı? İklim Kapitalizmi İşe Yarar mı?

Kendi tutacağı balığın da ailesinin geçiminin de ENSO’dan etkileneceğini bilen balıkçının daha fazla balık tuzlaması ile daha sıcak geçecek aylar nedeniyle hasatların olumsuz etkilenmesi beklentisi nedeniyle tahıl opsiyonlarına yatırım yapan finansal yatırımcı davranışı arasında önemli farklılıklar var. Pazara dönük olmayan bir şekilde kendi geçimi için üretenle, pazara dönük işlem yapan ya da başkalarının işlemleri üzerinden kar elde etme avantajı yaratanların arasındaki fark aynı zamanda günümüz iklim kapitalizminin oluşumunu ve uluslararası siyasi atıllığı açıklıyor.

Şimdiye kadar piyasa temelli iklim mücadelelerinde en etkili olmuş yöntemlerden birisi karbon vergisi. 2018’de karbon fiyatlama mekanizmalarından 45 milyar Dolar gelir elde edildiği bunun yüzde 52’sinin karbon vergilerinden geldiği hesaplanıyor. Aynı zamanda bu vergilerin büyükçe bir kısmının çevre programlarına aktarıldığı biliniyor. Karbon fiyatlaması politikasını uygulayan ülke sayısında hızlı artış olsa da Karbon Fiyatları Üst Düzey Komisyonunun 2020’de bir ton karbondioksit için önerdiği 40 ila 80 Dolar arasındaki fiyat seviyesine erişilmesi zor. Başka bir deyişle hedeflenen 2 derece sınırını aşmamak için çok daha ağır vergilerle karbon piyasasının düzenlenmesi, hatta deyim yerindeyse boğulması ve paranın yeşil projelere aktarım gerekli. Mevcut düşük küresel büyüme oranları buna engel.

Yeşil bir ekonomiye geçiş sırasında kullanılmaktan vazgeçilecek varlıkların (stranded assets) sahibi karbon şirketlerinin daha fazla üretiminin yaratacağı sorunların üstesinden nasıl gelineceği bilinmiyor. Bu büyük sorunun nasıl çözüleceği tartışılırken, 2007-09 uluslararası finansal krizi sonrasında verilen para politikası tepkileri bilhassa merkez kapitalist ülkelerde getiri oranlarını düşürünce bir niş piyasa olarak yeşil tahvil piyasası görece yüksek getiri vaadiyle öne çıkabildi. Yatırımcıya vicdanlı yatırım yapma, yerel ya da ulusal iktidara enerji verimliliği projeleri için uygun koşullarda para bulma imkanı sağlayan yeşil tahviller hızla gelişti. Kuzey Avrupa’da bir avuç bankanın öncülüğünde ilk adımları atılan piyasa küresel bir olguya dönüştü. İklim değişikliğiyle ilgili tahvillerin hacmi 1,45 trilyon Dolara ulaşırken, yeşil tahvil piyasasının hacmi 2018’de 389 milyar Dolara erişti. Fakat yeşil tahviller, yeşil ekonomiye geçiş üzerinden bir hedge imkânı sunuyor olsalar, birçok yerel ekonomide radikal denilebilecek yatırımların yolunu açıyor olsalar da küresel iktisadi ilişkilerin temelden dönüşümü anlamına gelmiyorlar. Kendi başlarına ve mevcut tempoyla geçişi sağlayabilecek, öngörülen hedeflerin tutturulmasını sağlayacak araçlar değiller.

Dolayısıyla iklim kapitalizmi, siyasi müdahale olmaksızın, anlamlı olabilecek araçları kar amacına tahvil eden, özel finansal çıkarları ön plana çıkartarak yeşil ekonomiye geçişi de finansallaştıran bir özellik sergiliyor. “Piyasa” çeşitli araçlar sunabiliyor, şirketlere olduğu kadar siyasi iktidarlara da çeşitli imkânlar sağlayabiliyor, ama kurtarmıyor.

Düşündüğümüzden Yakın

Mike Davis Geç Dönem Victoria Çağı Soykırımları kitabında, kuraklık ve aşırı iklim olaylarına karşı geleneksel önlemlerin yok edildiği piyasalaşmanın Hindistan’da 19. yüzyılın sonunda toplumu savunmasız kıldığını, İngiliz emperyalizminin serbest piyasa politikaları kadar, tarımsal ürünü Londra’ya taşıma hevesinin de El Niño arka planında kıtlık ve katliamları tetiklediğini anlatır. Binlerce kişinin ölümü ve öldürülmesi El Niño nedeniyle gerçekleşmemişse de, iklim olayının zeminini hazırladığı kuraklık ve piyasacılık toplumsal çöküntüye ve ”soykırıma” neden olmuştur.

Bugün uluslararası siyasetin iklim değişikliği karşısındaki atıllığı iklim kapitalizminin atılımıyla telafi edilmeye çalışılıyor. Yeşil piyasalar sadece derinleşmekle kalmıyor, ancak aynı zamanda sürdürülebilir kalkınma ve yenilenebilir enerji için uğraşları uygun finansmanla destekliyor. Fakat karbon salımının azalmasını sağlamayan, uluslar arasındaki mevcut kolektif eylem sorununu çözmeyen her gelişme aslında bizleri sona yaklaştırmaya devam ediyor. Kamusal finans, siyasal irade ve değişime yönelik müdahaleler olmaksızın, iyi sonuçlanmayacak bir büyük alt üst oluşlar çağı arifesindeki sabırsız bekleyiş sona yaklaşıyor.