İktisatçı akademisyen Ali Rıza Güngen, dövizdeki dalgalanmaları ve Türkiye ekonomisinin gidişatını PolitikYol’a değerlendirdi.

Güngen, dövizde meydana gelen dalgalanmaları değerlendirirken, Merkez Bankası’nın kur garantisi vererek firmaların zararlarını toplumsallaştırmaya kalkması bu dalgalanmanın son derece ağır sonuçlarının olmasından çekinildiğini gösterdiğini ifade etti.

  • Türkiye’de yoğunlaşan ekonomik kriz tartışmalarının dünya sistemine içkin olan yanları ve Türkiye’ye özgü durumları hakkındaki tespitleriniz nelerdir?

Dünya ekonomisinin merkezlerinin 2008-09 krizi sonrasında toparlanmalarının uzaması aralarında Türkiye’nin de bulunduğu ülkeler açısından avantajlı bir durum yaratmıştı. Merkezde ekonomiyi canlandırmak için pompalanan paranın çevreye akması 2014’ten itibaren yavaşladı. 2015’te deyim yerindeyse durdu. Şimdi uluslararası finansal kuruluşlar gelecek yıl sürmesi beklenen ılımlı toparlanmanın “finansal koşullar”ın sıkılaşmasına neden olacağını belirtiyorlar.

Bu akışlar bir tahtırevanı andırıyor. Türkiye’nin bu bağlamda bir özgünlüğü bulunmuyor. Ancak Türkiye’de özel sektörün borçluluğu uluslararası kriz sonrasında muazzam bir şekilde arttığı ve çok yüksek bir açık pozisyona sahip oldukları için, Türkiye kırılgan konumunu koruyor. Bir başka özgünlük şu olabilir: 2009 haricinde son onbeş yılda düzenli olarak kamu borç stoku azaltıldığı için hükümetin elinde başka çevre ülkelerdekilere nazaran biraz daha geniş bir manevra alanı var. Nitekim, politik gündemin de etkisiyle bu alan son bir yıldır çok belirgin bir şekilde kullanıldı ve Türkiye’deki büyüme oranları kamu harcamaları, vergi ertelemeleri ama bilhassa özel sektörün risklerinin toplumsallaştırılmasıyla yukarıya itildi.

  • Türkiye’deki döviz dalgalanmaları nedenleri ve olası sonuçları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türk lirası sıcak para çıkışlarının hızlandığı dönemlerde hızlı bir şekilde değer kaybediyor. Ancak süregiden otoriterlik karşısında sıcak paranın teveccühünün çok belirgin olduğunu da vurgulamak gerek. Cari açığın finansmanında yabancıların portföy yatırımları önemli bir yer işgal ediyor.

Türkiye’de yabancılar halen 180 milyar dolar civarında hisse senedi ve borç senedi sahibi durumdalar. Özel sektörün döviz borcunu uzatma çabaları ve dışarıdan borçlanabilme kolaylığı ile yüksek döviz açık pozisyonuna karşın borçluluk sürdürülebildi. Ancak geçici bir süreliğine örneğin Kasım ayında görüldüğü üzere sıcak para çıkışı görüldüğünde müthiş bir dalgalanma görülebiliyor. Dövizin yukarı gideceğini bekleyen firmaların alım yapmaları da burada etken olabilir.

Sonuçları öngörülemez bir dalgalanma bu, ama genel olarak ekonomik performansı olumsuz etkilediği açık. Merkez Bankası’nın kur garantisi vererek firmaların zararlarını toplumsallaştırmaya kalkması bu dalgalanmanın son derece ağır sonuçlarının olmasından çekinildiğini gösteriyor.

  • Dünya politik sahnesinde sağ popülizmin artan etkisi ve bunun ekonomi politik arka planı hakkında neler söylersiniz?

Ben sağ popülizmin artan görünürlüğünü doğrudan sol yükselişin başarıya ulaşamamış olmasına bağlama eğilimindeyim. Kriz çok uzun sürdü, gelir dağılımı ve çalışma koşullarındaki değişimle birlikte geniş toplumsal kesimlerde travma yarattı. Bu arka plan sürekli olarak yerleşik iktidar aygıtlarının kapasitesinin aşınmasını getiriyor, eğer alternatif bir iktidar odağı olarak çıkamıyorsanız, meydanı faşizan yapılara ya da sağ popülist oluşumlara bırakmış oluyorsunuz. Özellikle Avrupa’daki gelişmeleri böyle okumak mümkündür.

Ayrıca kendisini koruma çabası bir lidere sığınma isteği, ulusun korunması arzusu, yabancı düşmanlığı ile birleşiyor. Kanımca devreye giren formül basit: Yabancı olanı, göçmeni, azınlık mensubunu kamunun eşit parçası kılmamak gerektiği üzerinden bir propaganda yürüyor. Halkın iradesine bugünkü nizam ket vuruyor iddiası ile sıradan insanın yaşamında her şeyin daha kötüye gitmesini müesses nizama bağlıyorlar. Sağ popülizm buradan besleniyor. Ekonomi politik arka planı kriz olsa da bu tarz faşizan ya da sağcı hareketlerin ekonomik programının çok net bir karakter kazanmadığını belirtmeliyiz. Örneğin Avrupa’da Birlik’ten ayrılma sağ popülizm için ortak payda gibi görünse de korumacılık-liberalizm dengesinde farklı parti ve hareketler farklı melezler peşinde.

  • Dünyada ve ülkemizde sosyal demokrasinin neo-liberal paradigmaya karşı bir tavır alışı mümkün mü?

Sosyal demokrasi birkaç ülke dışında somut bir meydan okuma gerçekleştiremese de çok daha fazla gündemde. Neoliberal politikalara karşı piyasacılıkla yol alınamayacağının daha iyi anlaşıldığı kanaatindeyim. Ancak sosyal demokrasinin savunduğu ya da savunabileceği çok sayıda politika unsurunun altının boşaltılması süreci de devam ediyor. Örneğin evrensel temel gelir tartışması: Ülkedeki tüm yurttaşların asgari geçimlik gelire sahip olması ilkesi ile savunulan, Finlandiya’da pilot uygulaması başlamış bir politika. Eğer vergi sisteminde reform yapılmaz, kurumlar vergisi yükseltilmez, üst gelir dilimlerinden daha fazla vergi alınmazsa, yani tek başına savunulursa ortaya sermayenin emek maliyetlerinin bir kısmının toplumsallaştırılması için devletin devreye girdiği bir sistem çıkarmış olursunuz.

Dolayısıyla neoliberalizme karşı piyasacılıkla tavır alınamayacağı gibi, adil bir bölüşüm için kısmi düzenlemeler de yetersiz kalacaktır. Tavır alış mümkün, burada utangaçlığa gerek yok. Evrensel değerlerin ve temel özgürlüklerin taşıyıcısı olan sol evrensel kardeşlik için de mevcut düzenin acımasız eleştirisini sunmalı. Kamucu alternatifleri detaylandırmalı ve basit seçim hesaplarına indirgemeden her alanda hayata geçirme çabası sergilemeli.

  • O halde, sosyal demokrasinin nasıl bir yeniden inşasından söz edilebilir? 

Sosyal demokrasi savunmayı kontrollü piyasa, üretime destek veren siyasal irade ve demokratikleşme üzerinden çektiğinde kendisini bir muğlaklığa sıkıştırıyor. Ekonomi politikası tercihinin kurallı bir ekonomik liberalizm ya da gözden geçirilmiş yeni kurumsalcı bir neoliberalizm olması sosyal demokrasinin deyim yerindeyse kendi ayağını kurşunlamasıdır. Bu çok sık gördüğümüz bir hata. Gelir adaletsizliğini giderici ve daha eşitlikçi bir düzen için bugünün enkazını ıslah etmeyi önermenin bir faydası olduğunu düşünmüyorum.

Planlamacı, bölüşümcü, açık bir şekilde elitlerin vergilendirilmesini savunan, üstelik bunların vergi kaçırma mekanizmalarının üzerine giden bir sosyal demokrasinin başarı şansı daha yüksektir. IMF’nin, OECD’nin gelir adaletsizliğini tartıştığı bir zamanda çizgiyi daha öteye taşımak gerek. Sol muhalefetin adaletsizliğe işaret etmesi yetmez demek istiyorum. Bugün stratejik sektörlerde kamulaştırmanın, halkçı bir ekonominin, işçi denetiminin tartışılması ve kamusal hizmetlerin tamamen ücretsiz olmasının ana yol haritasının oluşturulması gerekli.