Türkiye siyasi hayatında yeni bir değişimin başlaması, yeni bir dinamiğin ortaya çıkması için iyi, sağlam, tutarlı ve herkese “bu ülkeyi yönetebilirler” duygusunu verecek bir başlangıcın yapılması gerekmektedir. Türkiye, AKP ile başka bir siyasal düzleme geçmiştir ve o doğrultuda ilerlemektedir. Toplumsal ve siyasal muhalefetin bunu yeterince iyi okuyamadığını ve geleneksel bakış açıları ile bir değerlendirmeye tabii tuttuklarını görüyoruz. Oysa bir sürecin iyi ve doğru analizi aynı zamanda ortaya çıkarılacak mücadele yöntem ve araçları ile de doğrudan ilişkilidir ve bu ilişki hayatidir. Yaşanılan dönem ne klasik anlamda siyasal partiler arası bir rekabettir (yani AKP’ye ANAP veya Doğruyol iktidarı gibi bakılamaz) ne de tümüyle diktatörlük ve faşizmdir. Bu kavramların kullanılması bir analiz kolaylığı, söylemsel bir üstünlük getiriyor gibi görünse de durumun böyle olmadığını dahası geniş toplum kesimlerinin süreci böyle okumadığını, algılamadığını görmek, bilmek ve anlamak gerekmektedir.

AKP kuşkusuz olağanüstü baskıcı bir rejim inşa etmektedir ancak bu faşizm değildir. Herhangi bir rejimi tanımladığınız kavramın tarihsel arka planı olmak durumundadır. Daha öncede söylediğimiz ve tartışmaya açık olan konu, devletin AKP eliyle toplumsal ve siyasal alanı yeniden kurduğudur. Dolayısıyla devlet-AKP ikiliğinde asıl aktör devlettir ve devlet dönemsel olarak AKP’ye teslim olmuş gibi görünmektedir. Bu nedenle yaşadığımız dönem sadece bir ara form niteliğindeki geçişkenliği olan bir süreçtir ve hala tamamlanmamıştır. Öte yandan AKP için asıl mesele giderek büyüyen siyasetten memnun olmayan kesimlerin varlığıdır.

AKP kendisini iktidara taşıyan koşullara benzer koşulların oluştuğunu görmekte ve bundan çok büyük korku duymaktadır. 2002’de merkez sağ ve solun siyaseti çökmüş, politik ve kadro olarak hiçbir güvenirliği kalmamış ve toplum çok ciddi bir arayış içinde karşısında AKP’yi bulmuştu. Aynı durum şimdi AKP için geçerli bir hal almıştır. AKP’nin yeni sözü kalmamıştır. Askeri operasyonlar, iç ve dış düşman yaratma çabası ve artık çok ciddi bir yorgunluğa neden olan kutuplaşma siyasetiyle yolun sonuna geldiğini görüyor. AKP’nin tek ve en büyük avantajı ise yeni bir ülke hayalini, büyük bir değişim kararlılığını ortaya koyacak iktidar alternatifi bir partinin yokluğudur.

Geçtiğimiz cuma günü CHP Genel Merkezi’nde sunum yapan KONDA Genel Müdürü Bekir Ağardır’ın açıklamaları yukarıdaki tespitleri doğrulamaktadır. Ağardır’a göre “Türkiye’de yüzde 45 dilimlik oy geçişkenliği var. Bu yüzde 45’in bir partisi yok.” % 45’lik büyük bir kitle tek başına iktidar olacak, ülkenin kaderini değiştirecek büyüklüktedir. Bu geniş kitlenin siyasi beklentilerini ölçümlemek, doğru siyasal ve iletişim stratejileri ile beklentilerin karşılanabileceğinin güvenini vermek mümkündür. Ancak bunun için temel hareket noktası şu olmalıdır; siyasal alanın yeni ve kurucu bir paradigmaya ihtiyacı bulunmaktadır. Ülkenin her alanda yeniden inşası için yeni söze, yeni bir perspektife ihtiyaç vardır. Örneğin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde “parlamenter sistemi geri getireceğiz” vaadi politik bir tercih olarak doğru olsa da “geri getirmek” ifadesi tek başına negatif bir içerik taşımaktadır ve propaganda da savunmada sabitlemek olumsuzluğunu üretmektedir. “Geri getirmek” yerine daha güçlü bir değişimin kitlelerin önüne konulması gerekmektedir. Bunun yerine “sitemi bütünüyle değiştireceğiz ve ülkenin dünya standartlarında demokratik bir düzene kavuşması için her alanda büyük bir değişim başlatacağız” sözü çok daha ümit var ve de “satın alınabilir” niteliktedir. Ancak bu sözün arkasında çok güçlü bir paradigmanın varlığı zorunludur. Slogan ya da vaat güçlü bir paradigmanın en sade biçimde anlatımıdır.

Nihayetinde bugün geniş kesimlerin var olan siyasal yapılardan uzaklaşması ve yeni bir siyaseti talep etmesi karşısında özellikle CHP’nin güçlü bir çıkış yapması gerekmektedir. Önümüzdeki seçimler “sıradan vaatlerle” karşılanabilecek ya da kazanılabilecek seçimler değildir. AKP’nin yaratmak istediği ülkeye karşı, biçimlendirdiği toplumsal yapıya karşı, güçlü bir çıkışın varlığı gereklidir. Elbette bunun için AKP’nin belirlediği alanlar dışında bir söylemin ya da hareketin varlığı önceliklidir. İşte bu noktada üretilecek karşı siyasetin dayandığı paradigma ortaya çıkarıldığında kendi sözünü, hareket tarzını da beraberinde getirecektir. Asıl ihtiyaç da budur. Bu nedenle mesele 2019 değildir, onu da aşacak yeni, güçlü ve tutarlı bir gelecek vaadidir.