Baktığınız her parçada çok farklı özellikler/karakteristikler bulunsa da aslında her şeyi birlikte okumanın zorunlu olduğu bir dönemden geçiyoruz. Birlikte okumayı başaramamak, kavrayamamak aslında hiçbir sonuç üretmeyecek bir debelenmenin yaşanmasıdır ki birçok alanda yaşanan da budur…

Türkiye’de rejim değişmiştir ve bu rejimi değiştiren sadece AKP iradesi değil; yoğunluklu ve ön-belirleyici olarak egemen dünya sistemi-Türkiye burjuvazisi ve bürokrasisidir. Bütün bu güçlerin, önceden kurulan; ama devam etmekte olan, ortaklıkları hem Türkiye’nin yeniden yapılandırılması hem de Türkiye’nin çevresinin dizaynı ile ilgili bir durumdur ve hala sürmektedir. Bu devam etmekte olan değişimi daha iyi sürdürmek; ya da kesip yeni bir paradigmayı kabul ettirmek şu koşullarda mümkün olmadığı ve buna ilişkin bir aktör ve politik bir hareket mevcut olmadığından; AKP iktidarı yoluna devam etmektedir. Ancak AKP’nin rolü başından beri hep ikincildir.

Hazırlanmış bir sosyolojiye eşlik ve önderlik eden AKP, dünya sisteminin temel çelişkilerine karşı bir siyaset üretme derdinde olmamıştır. Ürettiği sanılan siyaset söylemsel düzeydedir ve asla güç dengelerini değiştirecek bir kalibrede olmamıştır. Yani AKP işini iyi yapmaktadır, verilen sorumlulukları yerine getirebilmektedir ve sorunları çevirebilmektedir. O nedenle bir bütün olarak solun AKP okuması da, sistem okuması da, yeni rejime dair çözümlemeleri de sorunludur, eksiktir ve kendi sınırlılıkları içinde aynı türden tekrarlardan başka bir şey değildir. Sol için AKP’ye ‘faşist’ demek yetmektedir ve her türlü çözümleme de bu kavramın altını doldurmak adına yapılagelmektedir. Ancak bunun kitleler nezdinde zerre anlamı, önemi bulunmamaktadır.

Sürekli değişim dediği halde bunu bir türlü başaramayan, neyi değiştirmek istediğini anlatamayan ve her defasında aynı sonuç ve hareket tarzlarına mahkum olan solun her renginin bu çıkmazdan kurtulması elbette mümkündür; ama bu zihniyetle değil. Kendisini, rakibini tanımayan, buradaki gerçekliği çözümlemeyen ve kendisi dışındaki etkenleri sorumluluk makamına oturtan bir tarzın yeni ve kurucu bir siyaset üretmesi mümkün değildir.

Sol çoktandır kendi iç iktidar mücadelesini ulaşılacak menzil olarak gördüğünden bütün hedeflerinden vazgeçmiştir. Birbiriyle uğraşan ve üstelik bunu siyasal-toplumsal-ideolojik düzlemde değil; kişisel düzeyde yapan, meseleyi salt küçük iktidar istencine hapseden bir anlayışın kendi kabuğunu kırıp başka alanlara taşması mümkün olabilir mi?

Bu çerçevede AKP ve solun geneline bakıldığında karşımıza bir ölçek sorunu çıkmaktadır. Bir tarafta egemen dünya siyasetine eklemlenen ve o çerçevede kendi rejimini inşa etmek için alan yaratan AKP, diğer tarafta ne bunu yapacak gücü ve kudreti olan ne de bunun karşı siyasetini oluşturup egemen kılacak dermanı bulunan bir sol karşımıza çıkmaktadır. Meseleyi seçim yenilgileri, kurultay hesapları arasına sıkıştıran bir siyasetsizliğin getirisi ne olabilir ki? O nedenle diyoruz ki solun krizi sistemin, AKP’nin krizinden daha derindir. Yaşanabilecek bir ekonomik krizde sol, bir alternatif olarak gündeme gelmeyecektir. O nedenle kimse kriz beklentisiyle solun iktidarını eşlememelidir; çünkü kitlelerin yüzü sola dönük değildir. Bu kitlelerin sağcı oluşuna ilişkin değildir; bu solun aktör olmayışı, siyaset, çözüm üretemeyişi ile ilgilidir. Dolayısıyla en büyük kriz solun kendi krizidir ve bu durum görülmedikçe, tartışılmadıkça, tedavi edilmedikçe seçim ve yenilgi rutini devam edecektir.

Bir tarafta akan bir hayat ve onun yasaları ile hareket tarzları; diğer tarafta onun çok uzağında ve salt tahminler, geleneksel analizlerle görmeden, duymadan, anlamadan çözümlemeler yapan bir sol. O nedenle her değişim denildiğinde anlamsız hesaplaşmaları gizlemeye çalışan; ama asla geniş halk kitlelerini kendisine baktıramayan lüzumsuz bir uğraş çıkmaktadır karşımıza. O yüzden hiç kimse heyecan duymamaktadır, o yüzden hiç kimse bütün varlığıyla sürece katılamamaktadır.

Geniş toplum kesimlerinin gerisinde bir siyaset, geniş toplum kesimlerinin gerisinde bir kadro ile ne değişim ne iktidar mümkün olabilir. Memleketi, dünyayı ve bu ikisine dair beklentileri olan geniş kesimleri iyi tanıyan, anlayan bir kadro; bu kadronun inşa edeceği politikayı üretecek ve yayacak kurumlar ve doğru iletişim mekanizmalarıyla sağlıklı ilişki kurma düzlemi ve bütün bunların sonucunda ortaya çıkan etki/tepkiyi ölçümleyecek kurum ve yöntemler oluşturulmadığı sürece değişim olası değildir. Bunlar gerçekleşmediği sürece her değişim tartışması sadece değişim kavramını ve onu gündeme getireni yıpratır. O nedenle bu ülkede en büyük kriz solun krizidir, buradan bakmak gerekmektedir…