Toplum olmaktan çıkan ya da toplum olamayan kitlelerin devleti olmaz, düzeni olmaz, sistemi olmaz, ayakta kalmaz. Çoğumuzun farkında olmadığı ve gündelik siyasal kavgalara teslim edilen; daha doğrusu alet edilen değerler bizi giderek ortaklaştırılan her türlü değer ve ilkeden uzaklaştırmaktadır.

Türkiye tarihinde insani, vicdani, siyasi, ahlaki, moral ve kültürel değerler hiç bu denli araçsallaştırılmamıştı. Tarihsel bir zaviyeden baktığımızda Türkiye’nin bir toplum olmadığını, Kadri Gürsel’in deyimiyle bir “toplam” olduğunu en iyi bilen, anlayan, çözen ve alternatifini inşa eden lider Atatürk olmuştur. Cumhuriyet aslında bu topraklar üzerinde yaşayan herkesi bir toplum olarak inşa etme projesidir. Yurttaşlık müessesesi bu ülkede akademik ve siyasi olarak yeterince üzerinde tartışılmamış, detaylandırılmamış, derinleştirilmemiş olsa da tarihimizin en kıymetli hazinesidir. Zira yurttaşlık toplum olmanın temel ilke ve değerlerinin zeminidir. Özelikle siyaset kurumu yurttaşlık ekseninde ve o parantezinde, ona sadık kalarak bir üretimde, vaatte bulunmadı. Bunun yerine yurttaşlığı aşındıran etnik, dinsel, mezhepsel kimliklere odaklanan, değerleri siyasetin aparatı haline getiren bir yaklaşımla yurttaşlık temelinde toplum olma çabasına ket vurdu. Bugün her ne çekiyorsak, en temel sorunlar ekseninde bir ortaklaşma sağlayamıyorsak, her olayı kendi pozisyonumuzdan ele alıyorsak, hiçbir durumda yan yana gelemiyorsak ve sadece ve sadece kendi cephanemize yığınak yapıyorsak toplum değil toplam olmaktan öteye gidemediğimiz içindir.

Bu uzun değerlendirmeyi elbette ki bu ülkede yaşadığımız her sorunu tartışırken deneyimlediğimiz için yapmaktayım. Çünkü toplum olmak ortak bir tarihsel hafızaya sahip olmayı da beraberinde getirmektedir. Bu ülkede her sorunun tarihsel arka planı vardır ve bu arka plandaki en temel sorun da toplum olamamaktan gelmektedir. Bütün savrulmaların, politik ve ideolojik kaymaların, gel-gitlerin, çatışmaların, çelişkilerin temelinde bu yatmaktadır. Albert Camus’un “İnsanlık Krizi” olarak tanımladığı durumdan yola çıkarak bir toplum krizi yaşadığımızı ileri sürebiliriz. Yani yaşanan bütün sorunlara, acılara, kıyımlara, mağduriyetlere sessiz kalınması bir yönüyle trajedidir ama öte taraftan korkunç bir kopuş ve kırılmadır. Zira toplum olamamak işte her türlü durumda sadece güce, iktidara ve de onun bütün tahriplerine karşı ses çıkarmamak veyahut ondan yana görünmektir. Çünkü toplumsallığın temel ilkesi “ortak iyi”yi sahiplenmek, bulmak, ortaya çıkarmak ve savunmaktır. Eğer toplum bunun yerine iktidar aygıtının tüm yapıp ettiklerini içselleştiriyor, sahipleniyor ve yaygınlaştırıyorsa orada toplumsallıktan yana bir değer/ilke üretimi ve paylaşımı yoktur.

Neoliberal saldırıya politik, ideolojik ve kültürel zemin sunmak amacıyla üretilen ve hegemonik hale getirilen post-modernizm her halde en çok Türkiye’de bütün alanlarda hayat bulmuştur. Toplum olamadığı için moderniteyi deneyimleyemeyen bir ülkenin post-modernite ile tanışması onu en eski/dar sosyolojiye geri götürmüş; tarikat, cemaat, aşiret, mezhep, etnisiteye sıkıştırılmış bir yapı ortaya çıkarmıştır. Bu parçalanmışlık sosyolojisinin kendi içinde daha da küçük bloklaşmalara gittiğini de vurgulamak gerekir.

Nihayetinde hala ve henüz toplum olamamış, siyasal olgunluğa kavuşmamış, kendi ortak iyisini bulma çabasına asla girmemiş bir durum ile karşı karşıya kalmaktayız. Gündelik siyasetteki tartışmaların izdüşümlerinde karşımıza çıkan da hep budur. Biz bunu belli siyasi parti ya da yapılara bağlı görsek de bunun çok daha derin bir sorun olduğunu görmek zorunludur. Özellikle AK Parti döneminde bu toplumsallaşmama hali doruk noktasına ulaşmıştır. Çünkü AK Parti iktidarı bütün bu mikro sosyolojilerin toplamının iktidarıdır ve bunu her zaman kullanagelmiştir. Bu çerçevede AK Parti iktidarını aşacak siyaset ancak ve ancak bu topraklar üzerinde yaşayanları bir toplum olarak bir araya getirecek bir siyaset ile mümkündür. Ötesinde bütün sorunlar, çelişkiler, çatışmalar sürgit devam edecektir. Toplum olmak, toplum haline gelmek ise siyaset kurumunun ortak iyiyi, güçlü bir geleceği, eşit bir yurttaşlığı eş zamanlı söylemsel ve pratik uygulamalarıyla ortaya koymasına bağlıdır.