İki temel tespitle başlayalım;

1- İktidar kendi krizlerini gizlemek adına her alanda yeni krizler üretmektedir. Ancak bu durum yönetememe krizini daha da derinleştirmektedir.

2- Bugüne kadar iktidara oy vermeyenler, onu desteklemeyenler her türden negatif tanımın içine sokuluyordu ancak bugün kendisine oy verenler de eğer iktidar gibi düşünmüyorsa, onun için konuşmuyorsa aynı biçimde yaftalanmaktadır.

İnsanlar genellikle temel bir olgu ekseninde olay ve durumlara bakmaya meyillidir. Bugün ülkemizde her alanda yaşanan krizleri tanımlama noktasında çok farklı hareket tarzlarının, çözümlemelerin, betimlemelerin yapıldığına tanıklık etmekteyiz. Ancak yine de “Temel sorun nedir?”, “Ülke neden daha kötüye gidiyor?” ve “Bunun birincil nedeni nedir?” sorgulamaları da artıyor.

Kuşkusuz AK Parti öncesinde yaşadığımız sorunlar vardı ancak bu sorunların bugün çok daha vahim bir noktaya evrildiğini görüyoruz. Bunun da ötesinde yazıya başlarken dile getirdiğimiz birinci tespit çerçevesinde şunu söyleyebiliriz; bugünün en temel sorunu AK Parti’nin kendi iç krizidir ve bu krizi aşmak adına yeni krizler üreterek kendi siyasal yaşamını daha doğrusu iktidar ömrünü uzatmaya çalışmasıdır. Türkiye’de bir yönetim krizi vardır. Eğer iktidara geldiğinizde ülkeyi devraldığınız durumdan daha kötü bir duruma getirmişseniz, bu ülkeyi iyi yönetmemişsiniz demektir. Yani 17 yıllık bir iktidarın bakiyesinde daha fazla yoksulluk, açlık, işsizlik, dışa bağımlılık, toplumsal çöküntü, şiddet, kutuplaşma kısacası yaşamın bütün alanlarında ve bütün verilerinde negatif bir sürükleniş varsa orada bir yönetim krizi var demektir.

Türkiye’nin tarihsel gerilimleri hep var olagelmiştir. AK Parti iktidarı bu gerilimleri çok daha fazla derinleştirmiş ve burada çatışma alanları üretmiştir. Yönetememe hali çatışmaları uzlaştırmak değil, derinleştirmek ve kendisini iktidarda tutacak bir sosyolojik üretimi gündeme getirmiştir. Yıllardır üretilen bu sosyoloji artık konsolide olamıyor. Çünkü hem insani ve vicdani olarak hem de temel politik ve hukuki değerler açısından belli süreçlerin içinden çıkılmaz bir hal aldığı görülüyor.

Bir ülke ya da toplumda sorunları çözmek adına iş başına gelmiş bir iktidarın bu sorunları çözmediği anda meseleyi kendisi dışında bir takım odak ve çevrelere bağlaması, kendisine oy veren ya da vermeyen ama kendisi gibi düşünmeyenleri “terörle ilişkili” göstermesi, bu ülkenin bugüne kadar yaşadığı en büyük yönetim krizidir. Memleketi yönetmek salt iktidar mekanizmasını çalıştırmak, kadrolaşmak, bütün iktidar nimetlerini belli bir kesime pay etmek değildir. Sorunları çözme kapasitesi ve becerisi kalmamış bir yapı her zaman daha fazla sorun üretir. Buna dönük eleştirileri ise eğer demokratik kapasitesi yoksa, kendisi için bir düşman olarak görür ve herkesin de öyle görmesini ister. Burada ikinci tespitimize geliyoruz. Abdullah Gül’den Ahmet Davutoğlu’na, Bülent Arınç’tan Ertuğrul Yalçınbayır’a AK Parti’de en üst düzeyde görev almış aktörlerden, partiyi destekleyen gazetecilere, yazarlara ve sıradan yurttaşlara kadar yükselen itirazlar giderek yoğunlaşıyor, ayrışıyor ve başka bir güç merkezi haline geliyor. Buradan siyasal bir durum çıkıp çıkmayacağı ayrı mesele. Ancak daha düne kadar kendisiyle siyaset üreten, paylaşan, meşruiyet yaratan herkesi bugün kendisi gibi düşünmüyor diye “hain” olarak görmek bir taraftan AK Parti yönetiminin demokratik kapasitesini ama öte yandan artık bazı durum ve süreçlerin üstünün örtülemeyeceği gerçeğiyle bizi karşı karşıya getirmiştir. Dolayısıyla artık bir zamanlar AK Parti hareketi içinde yer alan aktörler ve yurttaşlar da bir yönetim krizini görüyor ve buna karşı ses çıkarıyor. Bundan sonraki süreçte yaşanılan her durum aslında bizi, yurttaşları daha yoğun bir biçimde iktidarın kriziyle karşı karşıya getirecektir. Muhalefetin de yoğunlaşması, anlatması ve alternatif sunması gereken nokta burasıdır…