Siyasal partilerden iki beklenti bulunmakta; var olan sorunların çözümü ve geleceğe ilişkin bir perspektif sunmaları. Bugün dünya genelinde çok ciddi bir siyasetsizlik sorunu baş göstermektedir. 1989’da Sovyetler’in çözülüşünü bayram olarak yaşayanlar bugünleri görmüş olsalardı herhalde Sovyetler’in yaşaması için ellerinden gelen çabayı gösterirlerdi.

Bugün dünyada hem egemen siyasetler hem de muhalif siyasetler derin bir kriz içindedir. Etnik, mezhep, ırk, cinsiyet parantezinde sıkışmış siyasetler bir tür çoğunluk faşizmiyle bu parantezden çıkmaya çabalıyorlar. Dünya geneline baktığımızda ülkelerdeki çoğunluğu esas alan siyasetlerin iktidarını ya da giderek daha büyük güç biriktirdiklerini görüyoruz. Ama bu durum aynı zamanda liberal/neoliberal/kapitalist sistemin de vaat ettiği “piyasa düzenini” yıkmaktadır. Yani kurdu kendi içinde yetişen elma gibi egemen dünya sistemi kendi ürettiği post-modern durumun siyasetsizliğindeki krizlerle boğuşuyor.

Şimdilik aşırı sağ/popülist siyasetlerle bir tür krizi sabitlemeye çalışsa da durum kötüleşiyor. Sol siyasetler açısından da durum pek parlak değil. Dünya genelinde yükselen muhalefet hareketleri belli iktidar deneyimleri yaşamış olsa da yeni bir sistemi inşa edecek bir siyaseti insanlığın önüne koyamadılar. Dönemsel meydan hareketleri ile sınırlı kalan bu yeni siyasetler hala arayışını sürdürmektedir.

“Arayış çağı”

Eric Hobsbawm’dan yola çıkarak bu çağı bir tür “Arayış Çağı” olarak yorumlayabiliriz. Antonio Gramsci’nin söylediği “Eskinin öldüğü ama yeninin hala doğmadığı” bir dönemden geçiyoruz. Hem evrensel hem de yerel siyasetlerin içine sürüklendiği bu kriz halinden ancak yeni bir dünya ve toplum tahayyülü ile çıkabiliriz.

İnsanlığın devrimci bilinci ve birikimi ile yeniden tanımlanacak sorunlar, aktörler ve çözümler bize yeni siyasetin kapısını aralayacaktır. Bu tür kriz dönemlerini yaşarken o krizden çıkışı sağlayacak paradigma da bir yerlerde oluşmuş ve yol almaya başlamıştır. Mesele bu paradigma ile buluşacak bir zemini yaratmak ve onu dönüştürerek bir sistemin parametrelerini oluşturmaktır.

Türkiye ölçeğinde bakıldığında siyasetin bu umut vermeyen halinin bir taraftan dünyada yaşanan krizlerle diğer yandan ülkenin içsel dinamikleriyle ilintili olduğunu belirtmek gerekmektedir.

Türkiye’de artık AKP’nin ne var olan sorunları çözdüğü ne de yeni bir perspektif sunduğu görülmektedir. Eski dünyanın siyasal İslam’a ihtiyacı vardı ama şimdi ondan kurtulmanın arayışı içinde. AKP ise devletleşerek, devlet gücüyle ayakta kalmaya çalışmaktadır. Ancak onu taşıyan, iktidar yapan kitleler başka bir tür arayışın içindedir.

Bu durumda çözüm, muhalefetin ülke ve dünya sorunlarını yeniden tanımlaması, yeni çözümlerle insanların karşısına çıkmasından geçmektedir. Bu elbette bugün itibariyle hayli zor görünmektedir. Ancak son referandumda ortaya çıkan “hayır”, siyaseti kimliğe, etnisiteye, mezhebe indirgeyen anlayışın sona geldiğini ortaya koymaktadır. Bu Türkiye açısından da bölge açısından da, dünya açısından da çok büyük bir imkan sunmaktadır.

Şimdi mesele bu “hayır”dan yola çıkarak yeni bir anlayışı geliştirmektir. Bunun içinde siyaset üretmek gerekmektedir. Yani hem ülke sorunlarını çözecek cesur söylemler geliştirmek hem de insanların önüne yeni bir perspektif koymak.