Yazının başlığı insanların/toplumların/sınıfların ana çelişkisinin ortadan kalktığına ilişkin bir tür “tarihin sonu” tezine göndermede bulunmuyor, daha ziyade sınıfların kendi iç dinamiklerini, etik kodlarını ve var olan düzeni sürdürmeye dönük çabası ile o düzeni değiştirmeye dönük mücadelesindeki ilkesel, politik tutumun çöküşüne göndermede bulunuyor.

Dünyada giderek yaygınlaşan “Falling Stars” burjuvazinin çöküşünü anlatmaktadır. Luis Bunuel’in “Burjuvazinin Gizli Çekiciliği” filmini izleyenler bu sınıfın ya da bu sınıfa yükselen bireylerin nasıl bir yozlaşma içinde olduğunun çok iyi anlatıldığını hatırlayacaklardır. Falling Stars akımı, bindiği lüks uçaktan, arabadan, yattan düşme pozu veren ya da düşerken çantasını, içindekileri, kıyafetlerini ortalığa seren korkunç bir çürümüşlüğün göstergesi olarak tarihe geçti. Bu akım bize sınıfların genel durumu hakkında çok şey ifade etmektedir. Burjuvazinin artık hiçbir ilerici nosyonunun kalmadığını (uzun zamanda beri yaşanan bir durumdu) tam tersine sadece metaya odaklandığını, onun sahipliğini serimleyen bir anlayışın hakim olduğunu ve bunun ürettiği yozlaşmayı bütün çıplaklığıyla insanlığa göstermektedir.

Dünyada insani bütün değerlerin metaya indirgendiği bir zamanda böylesi bir durum şaşırtıcı mı, elbette ki hayır. Tarihte değer yaratmayan sınıflar lüksün ve şatafatın içinde boğulmuşlardır. Bu bir çöküş sürecidir ve burjuvazi bunu yaşamaktadır. Ancak asıl sorun bu denli eşitsizliğin, açlığın, yokluğun ve yoksunluğun hakim olduğu, her türlü eşitsizliğin geniş kitlelere dayatıldığı bir süreçte işçi, emekçi sınıfının buna karşı örgütlenememesidir. Böylesi ağır bir yozlaşma ve çöküş içinde emekçi sınıflar insanları uyarmalı, örgütlemeli ve yaşanan rezilliği bütün boyutlarıyla halka aktarmalıdır. Burjuvazinin, egemen sınıfların bu denli hoyrat, kaba ve yoz bir biçime mallarını, mülklerini ortaya saçmaları farkında olarak ya da olmayarak aslında bir tür meydan okumadır. Ancak ezilen sınıfların bunu yeterince anladığını, dönüştürmek adına bu rezilliğe meydan okuduğunu söylemek olası değil. O nedenle sınıfların etik-politik-ideolojik kodlarının çöküşünü izliyoruz. Metalaşmanın, yabancılaşmanın bu denli insanları sarıp sarmaladığı bir ortamda yaşananların tek tek bireylerin yozlaşmasının bir dışavurumu olmadığını, bunun dönemsel ve sınıfsal bir gösteri olduğunu anlamak, anlatmak ve mücadele etmek gerekmektedir. Bu başarıldığı ölçüde yeni bir dünya, eşit ve özgür bir dünya kurmak mümkün olabilir ancak.

Bugün ezilen sınıfların, toplumsal ve siyasal kesimlerin etik-politik bir itirazı yükseltmeleri gerekmektedir. Bu denli ağır bir yozlaşmanın yaşandığı, hiçleşen bir tavır, duygu, düşünce durumuna karşı etik bir itiraz önemlidir ama bir o kadar da önemli olan etik itirazın üzerinde yükseleceği siyasal, toplumsal, sınıfsal zeminin politik niteliğidir. Dünyada yaşanan sefaletin ve açlığın ve de bundan dolayı yaşanan milyonlarca insanın ölümü ortadayken, “Falling Stars” bütün bu yaşananların nasıl yok sayıldığını, görmezden gelindiğini, doğallaştırıldığını göstermektedir.

“…Güneşten bile eşit alamıyoruz payımızı, yağmurdan, rüzgardan, kardan… Bir şehrayin gibi başımızın üstünden döne döne geçip gidiyor da mevsimler, kederinden başka bir şey düşmüyor payımıza… Öyle garip bir makine ki bu ne bizsiz işliyor, ne de bizden yana… Bir karşı güce dönüşüyor ürettiğimiz ne varsa…” İşte bu ahval ve şerait içinde yaşananları doğru anlamak, tanımlamak, anlatmak gerekmektedir. Yaşanan çöküntüleşmenin bireysel bir durum olmadığını, benzer olay ve durumların bundan sonra da devam edeceğini ve bunun son derece insanlık dışı bir siyasi/sınıfsal tavır olduğunu bilmek gerekmektedir.

İnsanlık tarihinde sınıflar arası uçurumun hiç olmadığı kadar derinleştiğini görmenin ötesinde, yaşananların hiç olmadığı kadar insani, tutum, davranış ya da bir sınıfın etik kodlarını taşımadığını bilmek gerekmektedir. Bilinçli bir biçimde yere kapaklanan bir yaşam biçimi, zihniyeti ve anlayışı ile çocuğuna giyecek pantolon alamadığı için intihar eden baba arasındaki fark yaşam ve ölüm tercihlerinin nasıl ağır sınıfsal bir zorunluluk olduğunu da gözümüze sokuyor. İnsanlığın bir bölümü sömürdükleriyle her türlü etik tavrı hiçe sayarak yere kapaklanırken ezilenler, emekçiler hakları olanı almadıkları için yaşamına son vermektedirler. İşte buradaki insani ve ahlaki tavır örgütsel etik-politik bir itiraza dönüşmediği sürece yaşanan sadece bireysel bir trajedi olarak kalır. Oysa asıl trajedi insanlığın bir bütün olarak yaşadığı çöküntüleşmedir.