Öncelikle bir halkı emperyal bir oyun içinde “kart” olarak tanımlamak o halkın özne olmaktan çok edilgen ve tabi konumuna vurgu yapar bunun da ötesinde bir tür kullanıma uygun olduğuna refere eder. Dolayısıyla bu herhangi bir halk ve toplum için hakarettir. Daha önce terör örgütleri için kullanılan ama bugün yoğunluklu olarak Kürt halkı için dolaşıma sokulan bu ifade kabul edilemez. Bu konuda en net ve sert tepkiyi vermek Türkiye’ye düşmektedir. Sadece geçmişe dönük, tarihsel birlikteliğin anlamına ve önemine binaen değil; bundan çok daha hayati ve önemli olan birlikte geleceği kurmaktan başka bir çarenin olmamasından ve Türk-Kürt ortaklaşmasının en sağlıklı, sonuç alıcı ve dönüştürücü karakterinden kaynaklanmaktadır.

PKK terörünün ve onun Suriye yapılanmasının Türkiye’de insani, toplumsal, siyasal, ekonomik, ideolojik ve kültürel alanda çok büyük bir yıkım yarattığını biliyor ve yaşıyoruz. Etnik temelde şekillenen bu terör yapılanması hem uğruna mücadele ettiğini iddia ettiği halkı büyük bir yıkıma sürüklemekte, hem de onun karşısında inşa ettiği toplumsal öfkeyi ve bunun izdüşümü olan ağır milliyetçi ve muhafazakar bir politik üretimi eş zamanlı olarak karşımıza çıkarmaktadır. PKK’nın bugüne kadar girdiği ittifaklar ve gönüllü olarak emperyal devletlerle “bizde onları kullanıyoruz” gibi gerçeklikle uzaktan yakından ilgisi olmayan tutumu aslında bölgesel ve uluslararası alanda “Kürt Kartı” kavramını gündeme getirmiştir. Dolayısıyla Kürt halkının oyun düzleminde bir kart olmaktan çıkmasının temel koşullarından biri PKK’ya karşı alacağı tavırla doğrudan ilişkilidir. Diğer bir koşul ise Türkiye’nin Kürt halkıyla eşitlikçi bir zeminde ilişkilerini güçlendirmesidir.

Şunu görmek gerekmektedir, Kürt meselesi artık Türkiye’nin ve bölgenin meselesi değildir. Bu sorun artık uluslararasılaşmıştır. Kürtlerin hem nüfus yoğunluğu hem de yaşadığı coğrafya onu stratejik bir unsur olarak görülmesine neden olmaktadır. Bu çerçevede Türkiye’nin tarihsel sorumluluğu kader birlikteliği yaptığı Kürtleri “tehdit ve imkan” ikileminden çıkmasına katkı sunmak ve her alanda birlikteliği esas almaktır. Tek çıkış yolu budur. Emperyalizmin Türk-Kürt karşıtlığını inşa etme amacı, hedefi, çabası yoğunlaşmıştır. Önümüzdeki süreçte bu suni karşıtlığı derinleştirme adına yeni hamlelerin olacağı öngörülebilir. Dolayısıyla işin gelip dayandığı nokta Türkiye’nin yeni bir Kürt politikasına ihtiyacı olduğudur. AK Parti’nin Kürt politikası konusunda bu noktada yeni bir üretim yapacağını sanmak, böyle bir beklenti içinde olmak olası değildir. AK Parti ortağı MHP ile birlikte milliyetçiliği tahkim etmek, siyasal alanı baskılamak niyetindedir. Ancak yaşanan süreç tarihseldir ve bir o kadarda aciliyet taşımaktadır. En yoğun Kürt nüfusu bünyesinde taşıyan bir ülke olarak, Türkiye’nin Orta Doğu’nun yeniden şekillenmesinde, etnik terörden kurtulma çabasında ve güçlü bir geleceği birlikte kurma ekseninde yeni bir Kürt siyasetine ihtiyaç bulunmaktadır.

Elbette Türkiye’de solun bütün kesimlerinin, aydınların, sivil toplumun PKK’nın silah bırakması noktasında ve HDP’nin PKK ile arasına mesafe koyma sürecinde rol almasında büyük ihtiyaç bulunmaktadır. Şiddetin bugün için üreteceği sonuç, daha fazla emperyalist müdahale, daha fazla halklar arası karşıtlık, daha fazla etnik parçalanma, milliyetçileşme ve bunun sonucunda tümden siyasal, toplumsal alandaki ağır baskıdır.

Bu çerçevede terör ve şiddet çok net biçimde teşhir edilmeli ve tarih sahnesinden çekilmesi için mücadele edilmelidir. Kimlik ekseninde bir siyasetin yarattığı ve yaratacağı yıkımları hatırda tutmak ve bunun ortak bir gelecek için var olan zemini, iradeyi ve hevesi yok edeceğini görmek zorunludur. Bu noktada Kürtleri bir “kart” değil bir halk olarak görmek, karşılıklı saygıyı arttırmak ortak geleceğin tek garantisidir. Kapitalizmin yaşadığı yapısal krizi aşma noktasında yürürlüğe koyduğu bölgesel düşük yoğunluklu savaş konseptine dahil olmamak adına da herkese, her kesime çok büyük sorumluluklar düşmektedir.