“Burjuvazi kılıcı tanrılaştırmıştı; kılıç ona hükmediyor. O, devrimci basını yok etmişti; kendi basını yok ediliyor. O, halk toplantılarını polis gözetimi altına sokmuştu; onun salonları polis gözetimi altında bulunuyor… O, halk eğitimini din adamlarının boyunduruğu altına sokmuştu; din adamları onu kendi eğitimlerine tabi kılıyor. O, mahkeme kararı olmaksızın sürgüne gönderiyordu; mahkeme kararı olmaksızın sürgüne gönderiliyor.”

Marx, Luis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i’nde 1848 Devrimi sonrasında burjuvazinin davranışını böyle çözümlüyordu. Yani her neye karşı çıktıysa onun boyunduruğu altına girdiğini anlatıyordu. Bir yerde kurduğu tarihsel ve güncel ittifakları nasıl iktidar hırsıyla paramparça ettiğini aktarıyordu.

Muhtemeldir ki AK Parti’yi dönemsel ya da tarihsel olarak analiz edenler de böylesi bir çerçeve çizecektir. Yani her neye karşı çıktıysa ona benzediğini, onunla özdeşleştiğini anlatacaklardır.

Siyasal İslamcıların taleplerini ülkenin demokrasi, özgürlük ve eşitlik taleplerine eklemlemeye çalışarak iktidar olan, sonrasında ise eleştirdiği vesayet düzenini kendisini kurarak bambaşka bir kimlikle siyaset yapmaya soyunan bir parti olan AK Parti’nin çıktığı söz ile geldiği söz arasındaki fark elbette ki onun demokrasiyi hazmetme kapasitesini ve buradaki birikimi ortaya koymaktadır.

Siyasal İslamcılar, muhafazakar aktörler demokrasi sınavını geçemedi. Son seçimlerde ülke genelinde ortaya çıkan tablo bunu gösteriyor ve AK Parti bunu okuyamazsa yerelde kaybettiğini genelde de kaybedecektir. Muhtemel, olası ve siyasi akışı bundan ders çıkarmayacağını göstermektedir. Zira bundan ders çıkarmanın anlamı her yönüyle gerçekten demokrat olmaktan geçmektedir. Bu mümkün değildir. Geniş toplum kesimleri bunu gördüğü içindir ki ciddi bir mesafe ve uzaklaşma tavrı sergilemişlerdir. Eleştirdiği herşeyi kendi üreten bir parti ve yapının tutarlılığı kalmamıştır. Dolayısıyla toplumun her kesimi samimi, tutarlı, demokrat bir iktidar talep etmektedir. İçinden geçtiğimiz dönemin temel karakteristiği; eksik, aksak da olsa demokratik bir düzenin sınırlarını genişletme iddiasıyla ortaya çıkmış aktörlerin bütün bu sınır hattını en alt düzey demokratik standartlara çekmesi ve hatta tümden kendine bağımlı bir sistemsel/kurumsal yapı inşa etmeleri sonucudur ki artık halk bunun ötesini görmek, bu sınırı geçmek yani otoriterizme teslim olmamak istemektedir. Bu çerçevede CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Eski sisteme dönmeyi hiçbir zaman istemedik. Bir kişinin devletin bütün sorunlarını çözmesi mümkün değil. Demokratik bir parlamenter sistem isteriz” sözü büyük anlam taşımaktadır. İki açıdan bu açıklama önemlidir. İletişimsel olarak “eski”yi talep etmek sağlıklı, sonuç alıcı bir propaganda tekniği ve ikna edici bir söylem değildir. Bu açıdan yeniyi talep etmek her zaman çok daha mantıklı, sağlıklı ve tutarlı bir yaklaşımdır. İkincisi reel-politik açıdan yeni bir düzene ihtiyaç bulunmaktadır. Sayın Kılıçdaroğlu’nun vurguladığı gibi bu elbette ki bu yeni bir anayasadır. Demokratik bir düzen ancak buna uygun bir zemin üzerinde yükselebilir. Bunun da tek koşulu Anayasa’dır… Dolayısıyla bir yılda eskiyen bir sistemin eskisini getirmek doğru ve mümkün olmadığı gibi ihtiyaçlara cevap verecek bir imkan da taşımamaktadır. O nedenle özgürlükçü, toplumun bütün kesimlerini kapsayan ve en geniş toplumsal ve siyasal mutabakatla ortaya çıkacak yeni bir anayasa, sistemin ve siyasal sorunlarımızın çözümü noktasında tarihi bir işlev görecektir.