Türkiye’de toplumsal, siyasal, ekonomik, diplomatik ve kültürel birçok sorunun üst üste bindiği, korona ile birlikte bunların daha da derinleştiği genel kabule dönmüş durumdadır. Ancak Türkiye; daha doğrusu iktidar bu sorunlara çözüm üretmek, ülkeyi sorunların çözümü konusunda seferber etmek yerine her düzeyde toplumsal barışı zedeleyen süreçleri devreye sokmaktadır. Türkiye değerler, ilkeler ve kurumlar nezdinde bir çözülme yaşamaktadır. Bu çözülmenin tahribatının ve yol açacağı büyük yıkımın ülkeyi yönetenler tarafından algılandığını, görüldüğünü; ya da görülmek istendiğini söylemek olası değil. Eğer öyle olsa sayısız örneklerine tanıklık ettiğimiz adaletsizliklere, eşitsizliklere maruz kalmazdık.

Dinsel, manevi alanı ve değerleri bu denli siyasal çatışma düzeyine indirgemenin, araçsallaştırmanın kabul edilebilir hiçbir tarafı yoktur. Kimden gelirse gelsin, hangi amaçla yapılırsa yapılsın asla meşru görülemez. Ancak meselenin iktidar tarafından iki boyutu bulunmaktadır. İlki iktidar kendisi zaten başlı başına dinsel alanı siyasal bir kamuya dönüştürmüş durumdadır. Propaganda yapmaktan seçim şarkısı çalmaya birçok siyasi faaliyetini son derece doğal bir durummuş gibi camilerde, kutsal mekanlarda yapmaktadır. Oysa başta iktidarın bu konuda anayasal ve yasal sorumlulukları gereği bunu yapmak bir yana, yapanlara engel olması en birincil sorumluluğudur.

İkincisi ise siyasal etiğin zeminini teşkil ettiği toplumsal barışın korunması adına böylesi bir duruma asla yönelim göstermemesidir. İzmir’deki olayda görüldüğü üzere nasıl bir çifte standardın pratikleştirildiği, doğallaştırıldığı herkesin malumudur. Camilerden Çav Bella çalınması normal, sağlıklı hiçbir insanın aklına gelmez. Bunu engellemek veya sonrasında failleri bulmak iktidarın birincil göreviyken bunu Cumhuriyet Halk Partisi yapmışçasına bir algı yaratmak iktidara, düşündüğünün aksine, bir şey kazandırmaz; ama memlekete çok şey kaybettirir. 1980 öncesi benzer provokasyonların bu ülkeye ne denli büyük acılar yaşattığına toplumsal hafızamız şahittir. Banu Özdemir özelinde sadece sosyal medya paylaşımından dolayı bir tutuklanmanın çıkarılması meselenin siyasallaştırılmak, daha büyük boyutlara taşınmak istenmesinin sonucudur. Bu konuda çok sayıda haberin ve paylaşımın yapıldığı bilinmektedir. Anti-demokratik bir ülkede bu paylaşımlar bir soruşturma konusu olabilir; ama hiçbir anti-demokratik ülkede böylesi bir durumdan tutuklama çıkmaz. Çıkıyorsa orada rejim anti-demokratik niteliğinin ötesinde başka bir düzeye geçmiş demektir. İktidara yönelik en ufak bir eleştiri soruşturma, tutuklama gerekçesi yapılırken, Sevda Noyan’ın katliam çağrılarına yönelik açıklamalarına iktidar sessiz kalmakta, zımni bir biçimde onaylamakta ve benzer/olası söylem ve pratiklere geçit vermektedir. Toplumun, devletin birliğinden sorumlu iktidarın bu yaklaşımı yaşanan çözülmeleri derinleştirmektedir. Yani AK Parti’yi savunmayan, oy vermeyen geniş toplum kesimlerinde “bu iktidar bizim iktidarımız değildir” algısını yaratmaktadır. Zengin bir provokasyon tarihi olan bu ülkede iktidarın geçmişi bilip buna göre daha duyarlı, daha sağlıklı hareket etmesi zorunludur.

Şiir okuduğu için cezaevine atılan bir Cumhurbaşkanı, benzer provokasyonlarla 28 Şubat’ı deneyimlemiş bir siyasal yapının böylesi süreçlere izin vermemesi gerekirken; bu tür süreçlerin neden, nasıl işletildiğini, kimin işine yaradığını bilecek bir siyasal akla sahip olması zorunluyken buradan siyasal bir çatışma zemini inşa etmenin hiç kimseye bir faydasının olmayacağını bilmelidir. Adana Yüreğir’deki CHP Gençlik Kolları Başkanının önce serbest bırakılması, sonrasında Cumhurbaşkanının konuşması akabinde tutuklanması toplumsal barışta bir kırılma yaratmaktadır. HDP’yi terörle, CHP’yi provokasyonlarla, Deva, Gelecek ve Saadet Partisi’ni ihanetle, İyi Parti’yi de bütün bu “olumsuz cephenin” bileşeni olmakla suçlayan bir iktidarın ülkeyi nasıl bir arada tutacağı bilinmemektedir. Eğer bir tür siyasal kamplaşma, çatışma ve sonrasında muhalefetin topyekün tasfiyesi hedefleniyorsa bunun mümkün olmadığını bilecek bir akıl ve iradenin hala kaldığını umut edelim. İlke ve değerleri kullanma, kurumları partizanlaştırma süreci toplumsal çözülmeyi ortaya çıkarır. Evet devlet meşru şiddet tekelini elinde bulunduran güçtür; ama o meşruluk yasadan, toplumsal ve siyasal rızadan gelir. Bunu üretmeyip, çatışma ekseninde güç devşirip muhalefeti tasfiye çabası çok daha büyük krizlere neden olur. Böylesi bir atmosfer yaratıp seçime gitme çabası demokrasinin kaldırabileceği bir yük değildir.

Erken Seçim Olur mu?

Temel bir tespit olarak, AK Parti sürekli seçim yapan bir partidir; yani hiçbir zaman bir seçim için normal zaman beklenmemiştir. Erken seçimler, referandumlarla ülke sürekli seçim atmosferinde tutulmuştur. AK Parti için mesele kendi belirlediği koşullarda ve süreçlerde seçime gitmektir. CHP’lilerin tutuklanmasından, bütün muhalefetin suçlanmasına, tasfiye edilmesine, Barolar ve TMMOB’un yapısının değiştirilmesi çabasına kadar her tartışma seçim koşullarının hazırlanmasıdır. MHP lideri sayın Devlet Bahçeli’nin siyasi partiler yasası ile ilgili çağrısı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın parti teşkilatlarına sahaya inin çıkışı bu süreci olgunlaştırmıştır. İktidar bloku için mesele kendi meşruiyetini, gücünü arttıracak bir hikayenin icat edilmesidir. O hava, dalga, hikaye bulunduğu anda erken seçim kararı alınır. Ötesinde şöyle de bir durum söz konusu, zaman AK Parti aleyhine işlemektedir. 2023 yılına kadar ortaya çıkacak ekonomik yük taşınmaktan uzak bir ağırlıktadır. Dışarıdan para bulma imkanının zorluğu, dünyada ülkelerin ekonomik olarak daha korumacı ve sermaye hareketlerini daha sınırlayıcı bir pozisyona geçmesi ile Türkiye’deki hukuk/demokrasi alanındaki derin kaygılar sermaye yönelimini engellemektedir. İş Bankasına el koyma çabası taşıyan bir iktidar hiçbir sermaye çevresine olumlu bir mesaj veremez.

Dolayısıyla iktidarın her alanda toplumsal ve siyasal muhalefete yönelik baskısı, sindirme çabası kendi geleceğinin devamlılığına dönüktür. Ancak bu çabanın ülkenin geleceğine nasıl bir yük getireceği ve toplumun her kesiminden buna nasıl bir yanıt verileceği elbette ki yakın tarihin bize göstereceği bir durumdur.