Korona günlerinde virüse ilişkin çokça tartışma yapılıyor. Beri yandan sonrasına dair kimi öngörülerde bulunuluyor.

Temel bir tespit olarak virüs dünyayı her açıdan SARSmıştır. Ciddi sorgulamaları hem bireysel, hem toplumsal hem de kurumsal düzlemde üretmektedir. İki eğilimin bir tür hüsnüniyet olarak dile getirildiğine tanıklık ediyoruz. İlk eğilim “geçmiş güzel günlere,” “normale dönüş arzusudur ki bu sorunludur. Santiago’daki (Şili) protesto dalgası sonrasındaki duvar yazısı her şeyi anlatıyor; ‘normale dönmeyeceğiz, çünkü sorun olan normaldi.’ Birilerinin normal diye kutsadığı dünya bu salgına ve olabilecek nice soruna kaynaklık eden bir dünyaydı. Dünyanın nasıl bir eşitsizlik düzleminde kurulduğunu bir kez daha iliklerimize kadar hissettik. Dolayısıyla bireysel bir takım memnuniyetlerimiz olabilir ancak genel teşmil edilecek ya da öyle varsayılacak bir dünya değildi yaşadığımız.

Açlık, yokluk, yoksulluk, işsizlik, eşitsizlik; bölgesel, ulusal, sınıfsal, dinsel ve cinsel her türlü sömürünün alabildiğince dizginlerinden boşalırcasına insanlığı ve de hayatın bütün kaynaklarına saldırdığı bir neo-liberal düzendi yaşadığımız. Dolayısıyla sorun “normal” olarak görülen geçmişimizdi ve o geçmiş yaşadığımız sorunlara kaynaklık eden bir geçmişti. İkinci bir temenni ise artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağıdır ki bunun zemini olsa da gerçeklikle bağı sınırlıdır. Şöyle ki, virüsün ne zaman ve nasıl kontrol altına alınacağını henüz bilmiyoruz ama şunu bilmek durumundayız, kendiliğinden bir düzen değişimi mümkün değildir. İnsanları bu kendiliğindenciliğe iten (bilinç, örgütlülük, önderlik olmadan) bir tür iyi niyetten öte bir şey değildir. Kuşkusuz bu iyi niyet önemlidir ama yeterli değildir.
Dolayısıyla virüs bittiğinde yeni ve de daha güzel bir dünyaya uyanacağımız gibi bir durum da söz konusu değildir. Ancak her zaman bir ihtimal ve bir umut vardır. O ihtimal ve umutta bugünden şekillenen bir gerçekliğe denk düşmektedir. Eğer insanlık güçlü bir dayanışma duygusu ve ağını içinde bulunduğumuz bu olağanüstü dönemde kurarsa, kendisini kurtaracak olanın yine kendi “azim ve kararlılığı” olduğunun farkına varırsa değişimin başlangıcına ilişkin ümitvar olabiliriz. Yeni bir gelecek tahayyülünü içselleştirmiş bir insanlık daha sağlıklı bir geleceğin taşlarını döşeyebilir.

Yaşadığımız kitlesel ölümler ve hastalık tablosu insanlığa çok şey ifade etmekte, göstermekte ve onu kuşatan hegemonyanın nasıl inşa edildiğini anlatmaktadır. Bu virüs düzenin bir bütün olarak inşa ettiği algıyı yok etmiş ve olgularla yüzleşmemize neden olmuştur. Neo-liberal ve kapitalist sistemin yarattığı tahribatı gözler önüne sermiştir. Küresel risklerin sadece sermayeye ilişkin olmadığını çok daha önemlisi asıl riskin insanlığa dair olduğunu göstermiştir. Bu çerçevede yeni düzen sermayenin küresel risklerine değil insanlığın karşı karşıya kaldığı risklere odaklanan bir yaşamsal talep ekseninde örülmelidir.

Dünyanın bütün zenginliklerini bir avuç insana bahşeden devletleri de bu eşitsizliği korumaya amir eden düzen bütün çıplaklığıyla gözler önüne çıkmıştır. Özelleştirmelerin, talanın, yağmalamaların, küresel düzenlemeler adı altında insanlığı ne denli saldırılara açık hale getirdiğini hep birlikte gördük. Her taraftan yükselen “sosyal devlet” çağrısı refah dönemindeki eski devlete bir çağrı olsa da bu artık yetersizdir. Kamusal alanın olabildiğince özgürleştiği, bütün kamusal hizmetlere eşit ve ücretsiz ulaşabilirliliğin sağlandığı; din, dil, ırk, mezhep ekseninde çatışmaların ortak dünya vatandaşlığı bilinci ekseninde sonlandırıldığı bir düzen başta sağlık olmak üzere her türlü riski ortadan kaldırabilir. Ancak bunun için insanlığın bu süreçte yeterli dersleri çıkarması, yeni bir anlayışla örgütlenmesi gerekmektedir. Bu salgın böylesi bir sürecin başlangıcı olabilir. Böyle bir olasılık vardır. Öte yandan yaşananları otoriter düzenleri ve devletleri geri çağıran, olumlayan bir perspektifle kurgulandığına da tanıklık ediyoruz. Virüsle mücadelede otoriter düzenlerin daha başarılı olduğu zannı bilinçli bir propagandadır ama yabana atılacak türden değildir. Bu düzen içinde her türlü yönetim biçimi salt sermayeyi öncelemek, onun risklerini ortadan kaldırmak zorundadır. O sebeple insanlık için tercih sadece devlet ya da sosyal devletin ötesinde başka bir düzeni kurma noktasında düğümlenmektedir. İnsanlık geçmiş mücadele birikimini ve virüs sürecindeki bilinç sıçramasını sonraki süreçte yeni, yatay bir örgütselliğe dönüştürebilirse başka bir dünyanın imkanından söz edebiliriz. Ötesinde bu eşitsiz, sağlıksız düzen varlığını yeni düzenlemelerle sürdürecektir.