Ankara Çubuk’ta katıldığı şehit cenazesinde Cumhuriyet Halk Partisi Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik saldırı bir provokasyondan öte anlam taşımaktadır. Türkiye tarihinin en büyük kaoslarından birine yol açacak çok büyük bir oyun sahnelenmek istenmektedir. Yerel seçim öncesinden başlayarak iktidar blokunun yöneticileri ve medyası sürekli olarak toplumu kamplaştıran, ayrıştıran ve derin bir kutuplaşmaya yol açacak bir söylemi kullandılar ancak bu ters tepti ve geniş toplum kesimleri bu dile karşı demokratik bir tavır ortaya koyarak büyük kentlerin yönetimini muhalefete verdi. Bütün bu sürecin en önemli mimarı elbette CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’ydu. O nedenle saldırının Kılıçdaroğlu’na yönelik olması şaşırtıcı değil.

Türkiye siyasi tarihinde ne zaman sol, sosyal demokratlar önemli bir başarı elde etseler bu tür provokasyonlar yapılagelmiştir. Solun yönetmesini engellemek, toplumun geniş kesimlerine yaptıkları demokratik tercihleri nedeniyle bedel ödetmek bir pratik olagelmiştir. Bu saldırının en ilginç yanı, kuşkusuz zamanlamasıdır. CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu milyonlara seslendiği anda yapılan bu saldırı ile bir taraftan CHP lideri linç edilmek istendi, diğer yandan İstanbul Maltepe’de bir büyük galeyan meydana getirmek istendi. Bu amaca ulaşılamadı. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu sağduyulu tavrıyla süreci idare etti. Bu ağır provokasyon CHP cephesinden karşılık görmedi. Peki bundan sonra süreç nasıl götürülmeli?

Ne Yapmalı?

CHP liderine yönelik tarihimizin en büyük linç girişimlerinden biri çok ucuz atlatılmıştır. Saldırı sonrasında yapılan değerlendirmelere bakıldığında şehidin cenazesine dışarıdan çok sayıda insan gelmiş veya getirilmiştir. Bu tür durumlarda saldırganlar elbette adaletin karşısına çıkarılmalıdır ama şu unutulmamalıdır; linç ve provokasyon girişimlerinde asıl mesele perdenin arkasında olanlardır. Halk galeyana getirilir, saldırıyı yapanlar genellikle hiçbir örgütle ilişkisi olmayan “normal insanlar” olur ama asıl sorumlu o kitleyi yöneten ve yönlendirenlerdir. Bu kişi veya kişilerin ortaya çıkarılması, bunların arkasındaki örgütlü yapıların deşifre edilmesi için demokratik bir mücadele zorunludur. Hak, hukuk ve adalet ekseninde yürütülecek bir mücadele başarı elde edecektir. Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik saldırıyı gerçekleştirenler geniş toplum kesimlerini sokağa çekmek, CHP’nin başarısındaki toplumsal, siyasal birlik ve dayanışmanın meşruiyetini yok etmeyi amaçlamaktadırlar. Bu nedenle her ne olursa olsun, ne yapılırsa yapılsın demokratik tavırdan vazgeçmemek, şiddete asla geçit vermemek; ülkedeki demokrasi kapasitesini, gücünü, alanını genişletir, büyütür. Yani bu ülkenin demokratları, solcuları sürekli tekrarlana gelen bilindik oyuna gelmemeli ve tarihin tekerrür etmesine izin vermemelidir.

AK Parti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan eğer gerçekten “Türkiye İttifakı”nı yaşama geçirmek istiyorsa öncelikle Kemal Kılıçdaroğlu’na dönük saldırıyı bütün boyutlarıyla açığa çıkarmalı ve bütün suçluları adalete teslim etmelidir.

Bir diğer durum ise Yüksek Seçim Kurulu’nun bir an önce başta İstanbul olmak üzere seçim sonuçlarını hukukun temel ilkelerine, geçmiş içtihatlarına ve kamuoyu vicdanına bakarak açıklaması ve Türkiye’nin yerel seçim gündeminden çıkarılması gerekliliğidir.

31 Mart seçimleri Türkiye’deki demokrasi birikimini, gücünü, kapasitesini ortaya çıkarmıştır. Buna sahip çıkmak, haklı ve meşru konumu korumak aynı zamanda bir sonraki seçimde elde edilecek başarının önkoşuludur. Ancak bunun için çok ama çok dikkatli olunmalı. Şiddete, provokasyona asla geçit verilmemeli, ülke şiddet iklimine teslim edilmemelidir. Toplumsal ayrışmadan, kutuplaşmadan, ayrıştırıcı dilden ısrarla kaçınılmalıdır.