Giderek cinnet toplumuna dönen Türkiye’nin bütün bu kaotik süreçleri nasıl atlatacağı en temel sorunsaldır. Ekonomik, politik, ideolojik, toplumsal ve cinsel olarak sıkıştırılmış, kuşatılmış bir toplumun olağan tepkiler vermesi söz konusu olamaz. Elbette ki yaşanan büyük trajedilerin bireysel ve sapkın niteliğini hafifletmek için bunları yazıyor değiliz. Ancak bütün bu olumsuzlukların arka planında yaşananları anlamak, görmek ve çözümlemek temel ve öncelikli meseledir. Devlet-toplum ilişkisinden, toplumun farklı katmanlarının birbiriyle olan ilişkilerine, toplumsal cinsiyet rollerinden ideolojik ve politik kodlara her şey ağır bir biçimde ve dayatma usulünce devlet tarafından belirlenmeye çalışıldığı sürece bu travmaları yaşamamız kaçınılmazdır.

Ülkemizde devlet ve toplum ilişkisi sağlıklı bir zemin üzerine oturtulmamıştır. Çünkü devlet topluma ve bireye kendisi var etme alanı bırakmamıştır. Her düzeyde kontrol, her düzeyde baskı, her düzeyde eşitsizlik derin, ağır bir çözülmeyi karşımıza çıkarmaktadır. Özellikle AK Parti döneminde desteklenen, sübvanse edilen muhafazakârlığın eril kodları, kadına yönelik olumsuz davranışları cesaretlendirmiş, önünü açmıştır. Muhafazakârlığın doğasında olan moderniteyle hesaplaşma ve onun en görünen yüzü olan kadının kendi seçimleriyle hayata katılma çabasına dönük kabullenmeme hali bir her düzeyde sembolik ve fiziksel şiddeti olağanlaştıran bir nitelik ortaya çıkarmıştır.

Cumhuriyetin kadına yönelik yurttaşlık hukuku ve onun kamusal hayata eşit bir biçimde katma çabasına bugün ket vurulmaktadır. İş yaşamından ev yaşamına kadına yönelik tutum aslında Cumhuriyetin kadına yönelik devrimci yaklaşımını ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. İktidar partisinin her düzeyde dile getirdiği ve bunun da ötesinde ortaya koyduğu kadın-erkek eşitliğine inanmayan söylemi ve eylemi bastırılmış genetiğin şiddet olarak ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir.

Kuşkusuz yaşanan bütün olumsuzlukların sebebini AK Parti iktidarına bağlamak sağlıklı değildir. Mesele erkekliğin inşa edilişidir ve onun hakimiyet kurma biçimi bu dönem çok daha engin bir alan kazanmıştır. Özellikle tarikat ve cemaat ekseninde şekillendirilmek istenen toplumsal yaşam, kadına yönelik olarak çok ciddi kısıtlamaları beraberinde getirmiştir. Kamuoyuna yansıyan cemaat ve tarikat liderlerinin kadına yönelik söylemleri bu iktidar tarafından hiçbir soruşturmaya tabi tutulmadığı gibi, en ufak bir eleştiri dahi getirilmemektedir.

Türkiye toplumu muhafazakarlaştırıldıkça kadına yönelik şiddet artmaktadır. Muhafazakarlığa içkin kodların nasıl bir kadın tahayyülü olduğunu biliyor ve yaşıyoruz. Dolayısıyla bir muhafazakar iktidarın kadınların sorununu çözmesi beklenemez. Ontolojik bir uyumsuzluktan söz ediyoruz. Her düzeyde kutsanan erkekliğin ve onun çıktısı olan şiddetin toplumu içine aldığı cendereden ancak eşit ve özgür bir kadın mücadelesi ile çıkılabilir. Kadını iş yaşamından, sokaktan kısacası hayattan kopartan bir anlayışın kadın sorununu çözmesi beklenmemelidir. Eşit ve özgür bir kadın fikrini taşımayan, uygulamayan muhafazakar bir iktidarın salt erkeklere dönük bir güç üretme mekanizması olmaktan başka bir derdi yoktur, olmayacaktır.

Bu çerçevede Türkiye’de çok hayati ve ciddi bir kadın sorunu vardır. Bu sorun aynı zamanda bir çağdaşlaşma ve medeni dünya ile buluşma sorunudur. Kadın toplumsal, siyasal hayattan kopartıldığı müddetçe eşit ve özgür bir düzenin inşası mümkün değildir. Bu nedenle kadın sorunu daha doğrusu kadının hayatta kalma ve her türlü şiddete maruz kalmama sorunu çok yönlü, çok derin ve çok acil bir siyaset üretimini dayatmaktadır. Bu nedenle kadın sorununa yaklaşım sadece kadınların değil nasıl bir dünyada yaşamak istediğinizin de açık bir göstergesidir. O nedenle yaşamdan, hayattan kopartılan her kadın aslında yaşamın tümden karartıldığı bir toplumsallığa, ağır bir muhafazakarlığa hepimizi mahkum etmektedir. O nedenle kurtuluş yok tek başına…