19 Mayısı aynı anda iki kurtuluş mücadelesinin senkronize edilmesidir. Mesele sadece işgalden yurdu kurtarmanın ötesinde, bir ulusu her alanda zincirlerinden koparma mücadelesidir.

O nedenle 19 Mayıs bir ulusun kurtuluş mücadelesinden de öte  her  düzeyde, her anlamda ülkenin yeniden inşa etmek için çıkmış bir büyük serüven, verilmiş destansı bir mücadelenin tarihidir. 19 Mayıs sadece işgale karşı bir bağımsızlık hareketi değil, aynı zamanda tutsaklaştırılmış, ulusal onuru çiğnenmiş, direnme azmi kırılmış bir ulusun özgürleştirilmesinin, ayağa kaldırılmasını ilk adımıdır.

Atatürk Samsun’a sadece bir kurtuluş mücadelesi başlatmak için çıkmadı, sadece işgale son vermek için bir mücadele başlatmadı. O meselenin çok daha derin, çok daha tarihsel; ekonomik, siyasal, toplumsal boyutu olan topyekûn bir kurtuluş olmasını gerektiğini biliyor o bilinçle ve kafasında bir doktrinle yola çıkıyordu. Bu çerçevede 19 Mayıs sadece bir işgal hareketine karşı bağımsızlık mücadelesi değildir top yükün bir kurtuluş mücadelesidir. Büyük Atatürk içinde bulunduğu koşulların analizini yapmış ve bunun sonucunda ülkenin çok daha radikal bir değişim sürecinin içine sokulması gerektiğine inanmıştı. Eğer topyekûn bir inşa, topyekûn bir kurtuluş, topyekûn bir yeniden diriliş olmazsa işgal hareketlerinin kaçınılmaz olacağının farkındaydı. Bu nedenle 19 Mayıs iki kurtuluş mücadelesinin birlikte yürütülmesidir.  İlki düşmandan ülkenin kurtuluşuydu, ikincisi  halkı tutsaklaştıran, bağımlılaştıran, onu uygar dünyanın bir parçası olmaktan alıkoyan, kendi aklını kullanmasını engelleyen, azim ve kararlılığını ortadan kaldıran koşullara bir meydan okumaydı.

Atatürk Samsun’a çıktığında ülkenin farklı bölgelerinde kurtuluş hareketleri vardı. Bu kurtuluş hareketleri dağınık ama bununda ötesinde mücadelenin yol haritasını belirlememişlerdi. Bir tür nefsi müdafaa süreciydi. Her direniş hareketi kendi bölgesi ekseninde işgale karşı bir mücadele yürütüyordu. İşte Atatürk hem bu hareketleri birleştirdi hem de onlara ulusal bir kurtuluş mücadelesi perspektifi kazandırdı ama bunun da ötesinde ülkeyi bir bütün olarak kendi kaderini belirleme noktasında bir seferberliğin içine soktu.

Atatürk’ün inşa ettiği iki düzlemdeki paradigma aşılmış değildir. Hem ülkenin bağımsızlığını korumak hem de toplumu bağımlılaştıran süreçleri ortadan kaldırmak yani gerçek ve kapsamlı bir kurtuluşu her zaman temel politik bir öncelik olarak belirlemek aşılmış bir durum değildir. Öncelikler bütün tarihsel süreçlerin alt-üst olmasına rağmen hala iddialarını korumaktadırlar.

Bugün yani o bağımsızlık mücadelesinin başlangıcından bugüne geçen 101 yılda ülke ve toplum çok yönlü saldırılara maruz kalmıştır. Ancak mesele saldırıların kendisinden öte, o saldırılara karşı duracak bağımsızlıkçı bir ruhun, kadroların, ekonomik, siyasi, kültürel, ideolojik bir altyapının varlığıdır.

Bugün ülkenin bağımsızlığını, kendi kendine yetebilmesinin, yurttaşlığın her düzeyde eşit bir biçimde yaşama geçirilmesini sağlayacak cumhuriyetçi siyasal bir tavrın güçlendirilmesi, iktidarlaşması tarihsel önemdedir. Bugüne kadar ülkeyi yönetenlerin “reel-politiğe” teslim olmuş, parti ve kişisel çıkarlarla devrimin önceliklerini yok saymış iktidar/anlayışlara karşı reel-politiğe teslim olmayan, reel-politiği inşa eden, kabul ettiren bir düzenin, halk iradesinin varlığı zorunludur. İşte bu zorunluluktur ki 101 yıl sonra bağımsızlık ateşini bir yüzyıl sonrasına taşıyacak erdem, inanç ve kararlılığın kendisidir.