Kuşku yok ki herkesin tek istediği, her şeyin çok güzel olması… Peki nasıl olacak? Öncelikle YSK’nın bir türlü açıklayamadığı İstanbul seçimlerinin iptal gerekçesi, iktidar için ancak kullanılabilecek bir envanter olacaktır. Oradan çıkan kararın iktidara lojistik sağlamaktan öte hukuki, vicdani hiçbir tarafı yoktur. Bu çerçevede işin hukuki boyutu daha farklı bir ifadeyle hukukun nasıl yok sayıldığı muhalefet cephesi tarafından sürekli olarak anlatılmalıdır. Mesele bir seçimin iptal edilmesinden öte bağımsız ve tarafsız bir kurumun geldiği konumdur. Bu durum bundan sonraki her seçimin şimdiden şaibeli bir paranteze alınmasına neden olmuştur. Çok az oy farkıyla kazanılan her yerde iktidarlar seçimleri iptal edebilecek ve kendi lehine bir kararın çıkması yönünde müdahalede bulunabilecekler. Dolayısıyla CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Ekrem İmamoğlu’nun rakibi YSK’dır” sözü önemlidir. İstanbul seçimi demokrasi için, adalet için, hukuk için YSK’ya rağmen kazanılmalıdır. Çünkü böylesi bir durum ancak ve ancak YSK’nın iktidara bağımlı bir içtihat oluşturmasına toplumsal ve siyasal bir engel oluşturabilir.

Bugün AK Parti yöneticilerinin seçimin iptalini anlatamaması YSK’nın gerekçesini açıklamamasından kaynaklı değildir. Ne AK Parti’nin ne YSK’nın açıklayacağı bir durum söz konusudur. Eğer iş gelip, “Soyadına göre bazı AK Partililerin kaydı silinmiştir” ya da “AK Partiye oy vereceği tahmin edilen kişilere büyükşehir belediyesi pusulası verilmemiştir” noktasına dayanmışsa AK Parti kendini çıkmaz bir sokağa sokmuş demektir. Bu öyle çıkmaz bir sokaktır ki yıllarca her türlü eleştiriyi “milli irade” ve “sandıktan çıkan sonuç tek geçerli ve meşru sonuçtur” siyasetinin de tüketildiği gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. Geriye sadece devlet imkanıyla seçimlere girmek ve o güçle seçimden galip çıkmak gibi bir seçenek kalmaktadır ki bunun da siyasal, toplumsal ve yasal meşruiyeti yoktur. Bu meşruiyetlerden yoksun bir iktidarın ve partinin de geleceği yoktur. Dolayısıyla, hukuki açıdan ve siyasi açıdan çok yanlış bir tercihi ortaya çıkarmış bir iktidara karşı gerçeklerin anlatılması her şeyin güzel olması için büyük önem taşımaktadır. Ekrem İmamoğlu bu iki alanda söyleyecek ve hakkı olan bir çok söze sahiptir. Ancak kitle psikolojisi ve kitle iletişimi açısından oluşan mağduriyet abartılmamalı, sürekli kullanıma sokulmamalıdır. Kendiliğinden ortaya çıkan ve toplumun bütün kesimlerince karşılık bulan “Her Şey Çok Güzel Olacak” sözü iktidarın bile kullanmak durumunda kaldığı bir gerçekliğe dönüşmüştür. Bu slogan artık Ekrem İmamoğlu’nu çağrıştırdığı için Binali Yıldırım’ın bunu kullanması stratejik bir hatadır. Burada da Ekrem İmamoğlu’nun bu sloganı her yerde, sürekli kullanımının önüne geçmesi gerekiyor. Geniş bir toplumsal uzlaşı, toplumsal vicdan ve toplumsal meşruiyet içinde üretilen bu sloganın her yerde ve birilerine karşı ısrarlı bir biçimde kullanılması kopuş ve kırılmalar yaratır.

AK Parti’den MHP tabanına kadar seçimlerin iptalinin Ekrem İmamoğlu’nun mağdur edildiği algısını taşıyan bir kesim olduğu var sayılmalıdır. Eğer bu slogan ve bununla benzer bir biçimde kullanılacak diğer iletiler ötekileştirici, kamplaştırıcı, ayrıştırıcı bir nitelik kazanırlarsa o zaman herkes kendi mahallesine döner. Oysa Ekrem İmamoğlu’nun başarısı herkesi kendi mahallesinden çıkaran, onları farklı bir söylemle etkileyen, kuşatan ve kimilerini kendi tarafına çekmeyi başaran bir dili tercih etmesindendi. Bunun bırakılmaması elzemdir.

Diğer yandan gelinen aşamada Ekrem İmamoğlu sadece CHP’nin ya da millet ittifakının adayı olmaktan çıkmıştır. İmamoğlu artık çok daha geniş toplumsal ve siyasal yapıların, geniş bir yurttaş topluluğunun adayıdır. O nedenle kampanyayı bir parti ya da ittifaka indirgemek doğru bir tercih olmayacaktır. İmamoğlu bu noktadan sonra iktidarın mağdur ettiği bütün kesimlerin adayıdır. 17 yıllık iktidarlarında kendisinden yana açık tavır almayan herkese karşı son derece sert bir dil kullanan ve cezalandırmaktan çekinmeyen bir iktidara karşı bütün mağdurların sesi olabilmek, baskılanan bütün talepleri kendi alanında dile getirmek çok ciddi bir avantaj üretecektir.

Bugün artık iki aday konumlanışı söz konusudur. Halkta bu konumlanış şöyle analiz edilmektedir; biri devlet, iktidar zoruyla seçimleri iptal ettirip yine o güçle seçimleri kazanmaya çalışan bir aday, diğeri ise her geçen gün halkın desteği ve sevgisiyle seçimi kazanmış ama mağdur edilmiş bir aday profili.

Yıpranmış, yorulmuş ve seçimlerde heyecan ve coşku yaratmayan bir aday ile sadece İstabul’da değil her yerde büyük bir sinerji yaratan genç, üretken, sevgi ve saygıyla büyüyen ve yürüyen bir aday…

Seçimin sonucuna etki edecek bir diğer durum ise liderlerin tavrı olacaktır. CHP lideri mümkün olduğunca geri planda duracak ve Ekrem İmamoğlu’nun kendi kampanyasını sürdürmesine destek verecektir. Buna karşın Cumhurbaşkanı Erdoğan yine Binali Yıldırım’ı gölgede bırakarak kampanyayı olabildiğince siyasallaştırmaya çalışacaktır. 31 Mart seçimlerinde yerel seçimleri genel seçim havasına sokmaya çalışan Cumhur İttifakı’na karşın Millet İttifakı tartışmaları yerel boyutta tutmaya özen gösterdi ve liderler hiçbir adayı gölgede bırakmadı…

Kürt Oyları Kime Gidecek?

Son günlerde AK Parti yöneticilerinin ve Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla görüşme yapabilmesini savunmaları ve iktidarın bu konudaki engelleri kaldırması, Doğu ve Güneydoğu’dan din adamlarının (Mele) İstanbul’a getirilmesi iddialarının Kürt seçmen üzerinde bir etki yaratmayı amaçladığı görülmektedir. Ancak 31 Mart öncesinde Cumhur İttifakının kullandığı dil, HDP’yi aşan, giderek Kürt kimlikli yurttaşların siyasi tercihlerine dönük negatif ifadeleri hala çok sıcak bir biçimde insanların bilincindedir. Bu noktadan sonra hiçbir çaba Ekrem İmamoğlu’na oy veren Kürtlerin tercihlerinde bir değişiklik yaratmayacaktır. Seçimden önce ve sonra Ekrem İmamoğlu’nun bütün siyasal partilere, liderlere, yurttaşlara dönük söylemi çok ciddi bir karşılık bulmuştur ve özellikle Kürtler en kalabalık oldukları il olan İstanbul’da kendilerine uzatılan barış elini geri çevirmeyeceklerdir. İktidar bunu gördüğü içindir ki İmamoğlu ve ona oy veren Kürt yurttaşların arasını açmak isteyecektir ve bu konuda bir performans ortaya koymaktan çekinmeyecektir ancak başarılı olması mümkün görünmemektedir.

23 Haziran’a kadar iki adayın ve onun etrafında kümelenen siyasetlerin ve siyasetçilerin hamlelerini izleyeceğiz. Ancak Türkiye siyaset pratiği göstermektedir ki halka rağmen bir başarı olası değildir. Bunun bir daha test edileceği bir süreci deneyimleyeceğiz.