Bir insan eğer patolojik bir durum içinde değilse yani ruhsal bir sorun yaşamıyorsa darbeden yana olması olası değildir. Son günlerde CHP’li aktörlere yönelik darbe suçlaması bir niyet okumanın da ötesinde gerçekliğin tersyüz edilmesidir ama bunun da ötesinde belli siyasal amaç/hedef kapsamında yeni bir sürecin başlatılması çabasıdır. Siyasal alandaki tartışmalar gelişi güzel ya da kendiliğinden, doğal mecrasında ve de olağan nitelik taşımazlar. Öyle algılatmaya çalışılır ancak bu süreçler belli özneler ve aktörlerin hedefleriyle orantılıdır. Dolayısıyla bu tartışmanın tarihsel bir arka planı mevcuttur. O nedenle bu arka plan üzerinden bugünü konuşmak gerekmektedir.

Tarihsel olarak bakıldığında hiçbir darbe Türkiye soluna ve de CHP’ye hiçbir alan açmamıştır. Türkiye’de darbe mekaniği sola karşı işlemiştir. İddia edildiği üzere ülkemizdeki ilk darbe olan 27 Mayıs 1960 solun önünü açmamıştır. Çözülmekte olan Demokrat Parti iktidarını kısa sürede toparlanmasına imkan verip Adalet Partisiyle sağ/muhafazakar/milliyetçi kesimi bir araya getirilip inişli çıkışlı da olsa 80’e kadar başat bir iktidar bloğunun zeminini oluşturmuştur. Bu noktada CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun ‘CHP ne zaman iktidara yaklaşsa bir darbe durumu yaşanmıştır’ tespiti önemlidir.

Hiçbir darbenin tek bir dinamiğinden söz edilemez. İktidar bloku içi çatışmalar, emperyal odaklar, sermayenin tercihi bu sürecin belirleyici enstrümanlarıdır. 12 Mart 1971 muhtırası solla yeterince mücadele edilmediği için Süleyman Demirel’e verilmiştir. Sürecin sonunda solun bütün aktörlerine karşı yürütülen “Balyoz Harekatı” idamlar, işkenceler, tasfiyelerle solu tümden yok etme çabası gösterse de başarılı olamamıştır. 12 Eylül 1980 darbesi 12 Mart’ta yapılmayanı yapmak ve solu siyasal sahneden tümden silmek adına yapılmıştır. Çünkü bu yapılmazsa 24 Ocak kararları uygulanamaz ve Türkiye neo-liberal sürece entegre edilemezdi. Bütün bu darbelerin aynı zamanda siyasal islamın önünü açan bir niteliği olduğunun da altını çizmek gerekmektedir. 28 Şubat muhtırası, 15 Temmuz darbe girişimi düzen içi aktörlerin ve elbette emperyal odaklarla işbirliğiyle başat konuma gelme çabasıdır. 15 Temmuz darbe girişimi siyasal islamın radikal kanadının, Amerikancı 5. Kolu olan Fetullahçıların ortaklıktan devleti tümüyle teslim alma girişimiydi. Bütün bu süreçlerin sonunda şu soru sorulmalıdır, hangi darbe sol için yapılmıştır, hangi darbe solu iktidara taşımak için gerçekleştirilmiştir, hangi darbe CHP’ye alan açmıştır? Dolayısıyla darbe ve CHP ilişkilendirilmesi oksimorondur. Tarihsel olarak geçersizdir, kavramsal olarak izahsızdır.

Peki şimdi biz bu tartışmaya neden tanıklık etmekteyiz?

İktidar bloku koyu bir otoriterlik altında toplumun nefes alamadığını hissetmektedir. Bir yandan kendisini demokrasiden yana gösterme çabası öte yandan demokratik düzlemde iktidardan gitme söylemini kriminalize etmekte hedefindedir. Hangi amaç ve gerekçeyle söylenirse söylensin AK Parti’nin iktidardan gitmesini istemek demokratik bir talep olmaktan çıkarılıp darbe söylemi parantezine sokulmaya çalışılmaktadır. Ana muhalefet partisi iktidardaki partiyi demokratik yollardan indirme çabası/amacı gütmüyorsa neden vardır? Siyasal ontolojisini hiçe sayarak, kendini inkar ederek siyaset yapılır mı? İktidarı istemeyen bir partiyi halk muhalefet aşamasında tutar mı? Ancak mesele iktidar fetişizmine tutulmuş bir yapının, her türlü muhalefeti ölümcül bir olgu olarak görmesidir. Dolayısıyla iktidarın bütün gücü ve aktörleriyle Cumhuriyet Halk Partisi’ne saldırması toplumun bütün kesimlerine yönelik mesajdır. Yani ‘hiç kimse AK Parti’nin iktidardan gitmesini aklından geçirmemelidir,’ denmektedir. AK Parti iktidar gücüyle varlığını sürdüren bir partidir. Yani AK Parti’yi şuan iktidarda tutan güç, motivasyon iktidar imkanlarıdır. Çünkü siyasal tezlerini kendisi geçersiz kılmış, siyasal yapıyı demokratik düzlemde değiştirme/dönüştürme iddialarını kaybetmiş, eleştirdiği vesayetçi/otoriter düzenin yeni aktörü olmuş bir partinin periferideki geniş kesimleri kapsaması artık mümkün değildir. Tam da çevrenin yeni aktörleri ortaya çıkmışken. Yani CHP ve Millet İttifakı özelinde toplumun farklı kesimlerinin desteğiyle seçilmiş ve bütün engellere rağmen ilk yılını başarıyla geride bırakmış büyükşehir belediyeleri varken…

Bu denli uzun bir süre iktidarda kalan partinin eleştirilmesi olağandır. Yıpranmış, her alanda ciddi çözülmelere neden olmuş, en yaygın ekonomik krizi yaşatmış ve daha derinleştirme sürecine soktuğu bütün ekonomik ve sosyal verilerle sabitlenmiş bir yapının eleştirilmesinden daha tabii bir durum yoktur. Mesele bütün bu eleştirilerin önünü kesme çabasıdır.

İktidar alanında çoklu aktörlerin varlığı aşikardır. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP lideri Bahçeli ana aktör olarak görülse de Süleyman Soylu’dan Hulusi Akar’a, Büyük Birlik Partisi’nden Vatan Partisi’ne, cemaat ve tarikatlara kadar uzanan geniş bir yelpaze var. Bu yelpazeyi bir arada tutan iyi niyet beyanları değil, koşullardır. Yarın farklı koşullar oluşursa bu aktörler de farklı bir tavır alabilirler. Siyasetin doğasında olan da budur. Bu tartışma aynı zamanda bu aktörleri kenetleme çabası taşımaktadır.

Kritik bir oyla Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan, o seçimden daha olumsuz durumlarla karşı karşıyadır. Hiçbir alanda Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi bekleneni vermedi. Sadece işsizlik ve yoksulluk rakamlarına bakmak yeterli. Kendi partisinden genel başkanlık yapmış Ahmet Davutoğlu ayrılıp yeni bir parti kurdu. Partinin en parlak isimlerinden Ali Babacan yeni bir söylemle eski partisine karşı muhalefet başlattı. Siyasal alandaki bu parçalanmışlığı toparlamak için yeni bir gündem iktidarın temel ihtiyacıdır. Darbe tartışma gündemi bu ihtiyaçtan doğmuştur. Peki işe yaradı mı? İktidarın istediğini vermediğini kısa sürede gördük. Kamuoyu bu tartışmayı satın almadı. Öte yandan iletişim disiplini bize şunu söylüyor, sürekli gündem yaratma çabası bir noktada sahte gündemleri zorunlu kılar. Sahte gündemlerde aktörlerin inandırıcılığını ortadan kaldırır.

Yerel seçimlerde iktidarın söylemine/suçlamalarına bakmak yeterli. Söyledikleri hiçbir olumsuzluk yaşanmadı. Tam tersine seçilmiş belediye başkanları seçildikleri orandan daha büyük bir desteğe kavuşmuş durumdadırlar. Dolayısıyla geniş toplum kesimleri iktidarın bugün söylediğine dün söylediklerinden hareketle değer biçerler.  O nedenle başlıktaki soruya atfen darbe tartışmaları artık iktidarın yapıp etiklerini örtmeye yetmiyor…