Salgının köklü bir değişime neden olup olmayacağı, bu değişimin “düzen içi mi” “düzen dışı mı” olacağını zaman gösterecektir. Ancak elimizde daha önceki deneyimlerden kaynaklı bir veri seti bulunmakta ve buna göre sistemin bu krizi kendi iç sorunlarını aşma noktasında bir nirengi noktası kabul edebileceği yüksek ihtimal. Ancak var olan sistemin sorgulanmasına ya da var olan sorgulamaları haklı çıkaracak bir zemine kavuşması da çok olası. Hem bireysel, hem ulusal hem de evrensel planda ciddi sorgulamalar, yeni tartışmalar ve akımlar ortaya çıkacaktır. Böylesi süreçler insanların “epistemolojik kopuş” olarak adlandırabileceğimiz eskinin bilgi ve pratiğinde bilinç düzeyinde bir kırılma yaratacaktır. Bu da insanlığın mücadele birikimine ciddi bir katkı sağlayacaktır. Ancak bu süreçlerin diyalektik olduğunu yani karşıtlıklar arası bir mücadele zemini niteliği taşıdığı ve bu çerçevede olumlu olumsuz yönetme-idare şekillerine alan açacağını da akıldan çıkarmamak lazım. 1929 Büyük Buhranı dünyada faşizmi iktidara taşıyan bir süreci başlatmıştı. Bunun sonucunda ikinci dünya savaşı meydana gelmişti. Ancak ikinci dünya savaşından sonrada düzen içi geniş bir yeni düzenlemeler ve refah devleti modeli yaşama geçirilmişti. 20. Yüzyılın krizleri, çatışmaları ve savaşları ulusal ölçekte bir hak arayışına, tartışmalarına imkan sağlamıştı. Yüzyıla damgasını vuran tartışmaların başında ulusların kendi kaderini tayin hakkı geliyordu.

21. yüzyıla şimdiden damgasını vuran bu salgından sonra bireysel sorgulamaların daha yoğunlaştığını gözlemleyebiliyoruz. Bu yüzyılda bireylerin kendi kaderini tayin hakkına yol açacak bir süreçten geçiyoruz. Herkes kendi hayatına, düzene, yaşadıklarına ve yaşa(ya)madıklarına dönük sorgulamalar, soruşturmalar yapıyor. Tüketim ve hızlı yaşam döngüsünden kurtulmanın olasılığını gören, başka bir yaşamın mümkün olduğunu deneyimleyen insanlar bundan sonra daha özgür bir formda yeni bir yaşam talebini gündemlerine alacaktır. Elbette “salgınla mücadelede otoriter rejimler daha başarılı” propagandası yapılmaktadır. Ancak bu “başarının” ne olduğunu ve maliyetini insanlık aynı anda deneyimliyor. Korku temelli bir değişim ve dönüşümün ya da hali hazırda var olan otoriter popülist siyasetlerin iktidarlarını pekiştireceği bir olasılık ve de dönemsel bir tercih olsa da uzun vadede eşitlikçi bir düzen arayışı damgasını vuracaktır.

Böylesi süreçler yeni ilişki tarzları, yeni davranış kalıpları ve yeni yaşam formlarına dönük bir potansiyel üretir. Mesele bu bireysel sorgulama, tavır alma biçimlerinin örgütsel birlikteliğe dönüşüp dönüşmeyeceğidir. Elbette örgütlülükte eski tarz ve içerikte olmamak koşuluyla…

Sistem içi ve sistem dışı, iktidar ya da muhalefet yapılarının böylesi bir sürece hazırlıklı olmadığını gördük. 21. Yüzyılda bir salgına karşı en eski korunma yönteminin yani izolasyonun en temel yöntem olarak kabul edilmesi ve küresel bir eve kapanma durumunun yaşanması beklenen, öngörülen bir durum değildi. Dahası bu tür bir sürecin geçmişte kaldığı varsayılıyordu. Ancak öngörülmeyen ve beklenmeyen oldu ve insanlık bugüne kadar inşa ettiği her şeyin ne denli kırılgan olduğunu fark etti.

Bu fark etmeye eşlik eden bir başka durumda elbette salgının sınıfsal boyutudur. Her ne kadar salgının din dil, ırk, cinsiyet ayırmadığı ifade edilse de çalışmak zorunda olanların varlığı ya da eve kapanan geniş kitlelerin evden aynı şart ve koşulda çıkmayacağı görülmektedir. Dolayısıyla salgının sınıf ilişkilerine, çelişki ve çatışmalarına yeni bir derinlik, yeni bir anlam katacağı da muhakkak.

Eşitsizlik karşısında, adaletsizlik karşısında, otoriter rejimler karşısında ortaya çıkan geniş hoşnutsuzlukların, özgürlüğe olan talebin, doğaya yönelik yeni uyanışın siyasete dönük farklı istemleri gündeme getirdiği muhakkak. Bu gündemi gören siyasetler bundan sonraki sürecin aktif dönüştürücü mecraları olacaktır. Mesele bireylerin kendi kaderini tayin hakkını sağlayacak en iyi koşulların yaratılmasıdır. Bunu başaran siyasetler bu yüzyılın kaderini de belirleyecektir.