Türkiye farklı sosyolojilerin karşılaştığı, çatıştığı ve birbirini yerinden etmeye çalıştığı bir coğrafyadır. Bu tespiti Netflix’de yayınlanan “Bir Başkadır” dizisini seyrederken düşündüm. Öncelikle dizi sinematografik unsurları ile büyüleyici. Görüntü, çerçeve, oyunculuk, senaryo, akış, geçişler hepsi üniversal seviyede. Bu haliyle ülkedeki film yapma düzeyini çok yukarı çeken bir sıçrama ve kırılma filmi gibi. Elbette mesele bir yönüyle sinematografinin kapsamında ele alınmalıdır ve burada hakkı teslim edilmelidir. Ancak asıl başarısı ülkenin sosyolojik karşılaşmalarına bu denli derinlikli yaklaşımındadır. Türkiye bugün yaşadığı siyasal, toplumsal, sınıfsal, ideolojik ve kültürel sorun ve çatışmaları kaybetme/kazanma dikotomisi üzerinden okumayı ve ait olunan sosyolojinin zaferini ilan edişini ya da kaybedişinin muazzam yenilgisinin yaşıyor, tartışıyor ve suçluyor. Ancak şunun farkında olmak gerekmektedir; Türkiye toplumu ilk defa özellikle 1990’lardan sonra çok ciddi bir biçimde kentlere akın etti. Tarım sektörünün çöküşü, inşaat sektörünün yükselişi, iş bulma ve yeni bir hayat kurma çabası, Kürt sorunu, terör ve çatışma ortamı gibi çok farklı nedenlerle kentler sosyolojik alt üst oluşlar yaşadılar. Feodal üretim ve ilişki tarzından Kapitalizme geçişi ve neo-liberalleşmeyi 1990’lardan başlayarak deneyimlendik ve hala da bu sürecin içindeyiz. Yoğun göçler ve değişen sosyolojiler en çok islamcı siyaseti besledi. Çünkü sola yönelik darbeler, ideolojik saldırılar, baskılar bu geniş kesimlerle en güçlü bağın siyasal islamcılar tarafından kurulmasına zemin hazırladı. 1994’de Refah Partisi’nin başarısı ve sonrasına AK Partinin iktidarı, öte yandan Kürt siyasal hareketinin kentlerde güçlenmesi, Alevilerin taleplerinin gündeme gelmesi bir yanıyla post-modern dünyanın kimlik politikalarının bir sonu ama öte yandan Türkiye pratiğinde büyük yer değiştirmelerin doğal sonucuydu. Türkiye’de modern kesimler ve o dönemin siyasi elitleri bu süreci analiz etmek yerine bir saldırı olarak algıladılar ve o çerçevede bir pozisyon aldılar. 1990’ların ikinci yarısından bu güne yaşanan siyasal çatışmalar bu yeni sosyolojik durumlarla ilişkilidir. Dizide iyi eğitim almış, seküler yaşamı karakterize eden psikiyatrist Peri’nin “aslında onlar çoğunlukta, biz azınlıktayız” tespiti bir kabullenmemeyi, isyanı ve kaybedişi resmetmektedir. Bu ruh halinin AK Parti iktidarı süresince hep üretildiğini gündelik yaşamda deneyimlendik. Oysa mesele başkaydı. Mesele genç bir cumhuriyetin çağdaşlaşma projesine dönük itirazdan öte, onun kimlikleri görmezden gelen devletli, baskıcı pratiğiyle ilişkiliydi. Yani bu büyük sosyolojik kitleler Cumhuriyeti bilen, anlayan, yaşayan kesimler değildi. Onlar kendi yaşam dünyalarında feodal ilişkileri sürdürüyorlardı. Ancak ne zaman ki kamusal alana dahil olma çabası kendiliğinden, zorunlu ve tarihin/koşulların bir sonucu olarak ortaya çıktı, ne zaman ki yeni kuşaklar üniversitelerde kendi farklılıklarını keşfetmeye başladı işte çatışmalarda bu süreçlerde ortaya çıktı. Çatışma kavramından kastımız daha çok kendini ötekine kabul ettirme mücadelesidir.

Filimde sınıfsal ve siyasal arka plan yeterince verilmemiş olabilir ama zaten bir filmin bütün süreçleri eksiksiz vermesi söz konusu değildir. Bu noktada filmin bize gösterdiği sınıfsal gerçeklik; yeni sosyolojiler. Evet, onlar kentleşme sürecine dahil oldu ama yeterince kentleşmediler. Sınıfsal hiyerarşideki rollerini sürdürdüler. Eve temizliğe giden Meryem karakteri bunu anlatıyor. Öte yandan sınıf atlama imkanı en çok eğitimle mümkün. Çünkü modernleşme/çağdaşlaşma pratiğimiz mal mülk üzerinden değil, kültürel sermaye üzerinden kendisini daha fazla hissettirmekte ve kabul talebini ortaya koymakta. İşte bu noktada Gülbin karakteri karşımıza çıkıyor. Hem Kürt, hem başörtülü bir anne ve kardeşe sahip ama üniversite ve mesleki kariyer onu başka bir sınıfa dahil etmiş bulunmaktadır.

Filmin bir diğer başarısı klasik pozisyonlaşmayı yapmamasıdır. Bunu en çok Hoca/İmam örneğinde görüyoruz. “Gerici, yobaz” bir konumlanma, tanımlama yerine son derece samimi bir dindarlık içinde ama çağdaş yaşamın gerekliliklerini anlayan tavrı ezber bozar nitelikte. Özellikle dizinin son bölümünde kızı (evlatlık aldığı) Hayrünisa’nın başını açarak üniversiteye devam etme isteği simgesel düzeyde bu yeni sosyolojilerin kendi feodal ilişki düzleminden koptuğunu ve modern yaşama gönüllü bir adaptasyon içine girdiklerini göstermektedir. Sosyolojik ve kimliksel çatışmayı siyasal bir müdahaleden çok yaşamın zorunlu pratiği  çözmektedir. Filmin eleştirilecek yönü belki bu noktada söz konusu olabilir. Bireysel, kimliksel, ideolojik, sınıfsal çatışmalar her zaman bu denli naif bir şekilde çözülmüyor. Zaten çözülmediğini güncel bir gerçeklik olarak deneyimliyoruz.

Türkiye’de ötekini anlamak ve onunla birlikte yaşamak dediğimiz süreci deneyimliyoruz. Geçtiğimiz 20-25 yıllık süreç bunun yansımasıydı.  Farklı yaşam dünyalarının mekânsal kesişimi çok farklı çatışmaları üretti. Siyasal müdahale, bu sorunları ve karşılaşmaları daha da derinleştirdi. Çünkü Türkiye’de siyaset yaşamın gerisinden gelmektedir. Sosyolojik değişimleri salt çatışma üzerinden okumaktadır. Ötesinde herkesi bir kimlik cenderesi içine sokmaya çalışmaktadır.

Oysa kimlik akışkan ve değişimci bir niteliği içinde barındırır. Dizide sabitlenen, akmayan, değişmeyen, ötekini kabul etmeyen bütün kimliklerin ne denli insanı boğduğu bütün karakterlerde görülmektedir. Kimliğin bu “ölümcül karakteri” dizinin en başarılı anlatısıdır. Kendi kimliğine hapsolan herkes boğulur.

“Bir Başkadır” dizisi epey derin bir toplum ve yaşam okuması imkanı tanıyor. Diziyi bitirirken benim dilimde Ferdi Özbeğen’in müziği değil Candan Erçetin’in sözleri vardı; “Onlar yanlış biliyor kimsenin suçu değil…”