“Aynı emperyalist devletler aynı derecede şiddetle Türk’ün de, Arap’ın da, Irak’ın da, Anadolu’nun da, Suriye’nin de düşmanlarıdır. (…) Şu halde, Anadolu’nun, Irak’ın, Suriye’nin hayatı ve menfaatleri pek sıkı bir tarzda birleşmiş bulunuyor. Demek oluyor ki, Türklerle Iraklılar ve Suriyeliler arasında sıkı bir dostluk ve uyum siyaseti gerekir.” (

Mustafa Kemal Atatürk, Hâkimiyet-i Milliye, 26 Temmuz 1920)

Türkiye, Orta Doğu ve bütün bölge halkları çok zor bir dönemden geçmektedir. Cumhuriyetin devrimci dönüşümü ve ezilen halklara örnek yaklaşımıyla ilham alınan Türkiye’nin, tarihsel olarak sınırları belirlenmiş dış politikasının kırmızını çizgilerini aşarak Orta Doğu’ya “bulaşması” aslında emperyal oyun sahasında oynanan oyuna dahil olması anlamını taşımaktaydı. Bütün uyarılara rağmen kendinden menkul bir “stratejik derinlikle” başka bir ülkenin iç işlerine müdahale eden bir iktidarın bugün yaşadığı büyük sorunları ve olası yeni çatışma alanlarını canlı bir biçimde yaşıyor ve tartışıyoruz. Çok net şeyler söylemek gerekmektedir. İlk olarak Türkiye bilinçli bir biçimde Suriye’ye ve Orta Doğu’ya müdahaleye zorlanmıştır ve mevcut AK Parti iktidarı çok büyük bir hata yapmıştır. İkincisi, süreç içinde oluşan boşluk terör yapılarıyla doldurulmuş ve emperyal güç odakları vekalet savaşına girişmiştir. Üçüncü olarak Türkiye’nin müdahalesi bir zorunluluk hali almıştır. Zira terör örgütü PKK/PYD’nin ABD destekli silahlanma çabası elbette ki gelecekte Türkiye’nin olası bir hedef olarak seçilmesini akla getirmektedir ki bundan da hiç kimsenin şüphesi bulunmamaktadır. Bir komplo teorisi olarak değil ama ABD şunu çok iyi biliyordu ki, terör örgütlerin silahlanmasına Türkiye mutlaka müdahale edecekti. Buraya kadar aslında beklenen bir durumu yaşıyoruz. Son olarak, ABD ve Rusya denkleminde vekalet savaşları, alan kazanma çabaları devam edecektir.

Türkiye’nin görmesi gereken bir durum var. Emperyal odakların çizdiği bir oyun sahası var ve Türkiye şu an orada. Barış Pınarı Harekatı meşru bir harekettir. Ancak Türkiye’nin hedeflediğiyle emperyal ülkelerin hedefleri elbette ki farklılık taşımaktadır. Türkiye askeri alandaki üstünlüğüyle Tampon Bölge oluşturma hedefine yaklaşacaktır. Ancak yaşadığımız süreç bununla sınırlı değildir. Zira emperyal teoride parçalanma toprak üzerine, bir toprağın işgali, ya da kopartılması ekseninde ele alınmamaktadır. İnsan, toplum ve halklar arası bağların kopartılması esasına dayandırılmaktadır. Yani bir karşıtlık siyaseti, düşmanlaştırma ve bu çerçevede kuşaklar boyunca işlenecek bir tarihi anlatı inşa edilmektedir. Dolayısıyla emperyalizm uzun vadeli hesaplar yapmaktadır ve bugün yaşadıklarımız yıllar önce yapılan planların bir sonucudur. Bu çerçevede emperyalizm için bugün temel hedef “Türk-Kürt” karşıtlığının oluşmasıdır. Barış Pınarı Harekatı’nın başladığı günden bugüne sosyal medya başta olmak üzere farklı mecralarda bu karşıtlığın ne kadar korkunç ve endişe verici boyutta kurgulandığına tanıklık etmekteyiz. O nedenle bugün herkese düşen sorumluluk bu karşıtlığın oluşmasına engel olmak ve herkesin eşit bir biçimde yaşadığı bir ülke ve bölge için çaba göstermektir. Kürtleri “terör,” Türkleri “işgalci” parantezine almaya çalışan her söz, anlayış, çaba ve hareket mutlak suretle mücadele edilmesi gereken bir durumdur. Asıl tehlike buradadır ve herkese büyük sorumluluk düşmektedir. Orta Doğu’da emperyal hedefleri bozacak, bir tür aydınlanmayı halkların gündemine getirecek en temel strateji Türklerin ve Kürtlerin birlikteliğinden geçmektedir.

Yaşadığımız bu girdaptan çıkmanın yolu ise Atatürk’ün çizdiği dış politikada barış ve ülkelerin egemenliğe saygı ile emperyalizmle mücadeledir, iç politikada ise yurttaşlık hukukunun derinleştirilmesidir. Ötesi kaostur, etnik ve mezhepsel temelde inşa edilmiş devletlerdir ve bitmeyecek çatışmalardır…