Devlet Bahçeli’nin AKP ile ittifak ve Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday çıkarmayıp Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı destekleme kararı siyaseten tükenmiş bir liderin başka bir güç ile ayakta kalma çabasının ötesinde tarihsel kırılmalar yaratacak bir hamledir. Buradaki asıl mesele bu ittifakın ne getireceği değil ne götüreceğidir. Temel bir tespit olarak bu ittifak katılanlara bir şey getirmeyeceği gibi hem siyasal kimliklerinden hem de farklı toplumsal, etnik ya da mezhepsel yapılardan oluşan konumlanışlarından çok şey götürecektir. Daha da ötesi kimlik eksenli geniş bir yarılma yaratacaktır.

AKP siyasi pozisyonda farklı etnik yapıları kapsayan, bunlar arasında görece denge kuran bir partiydi. AKP’deki Kürt oyları bunun temel göstergesidir. Bu nedenle var olan ittifak süreci akla elbette ki Kürtlerin tavrı getirmektedir. Bu ittifak, “Millilik ve Yerlilik” söyleminin MHP’nin katılımıyla salt milliyetçi bir paranteze dönüşmüştür. Bu ittifak bir tür Türk ulus kimliğini başat bir siyasi söylem haline getirirken Orta Doğu’da inşa edilmekte olan Kürt ulus inşasının anti tezi olarak konumlanmaktadır ve seçim süreçleri bu ulusçu dikotomiler arası bir hal alacaktır. Artık tek derdi Suriye’de bir Kürt Koridorunun oluşumunu engellemek olan AKP’nin buna MHP’nin de katılımıyla dar milliyetçi bir hizip siyasetine kaymakta olduğunu ve daha kayacağını görmek gerekmektedir. Bu ittifak Kürt ulus inşasını engellemek gibi bir amacı taşırken AKP’yi iktidarda tutan Kürt oylarını yeniden AKP’ye gitmesini beklemek siyasi gerçekliğe uygun bir tutum değildir. Kürtlerin siyasal ve toplumsal alanda kazandığı meşruiyet ve AKP’nin de buna katkısını unutup Kürtlere sadece “yayla yasağını kaldıracağız” sözünün ötesinde hiçbir şey söylemeyen bir siyasetin 1990’larda Tansu Çiller’den daha geri bir hatta düştüğünü not etmek gerekmektedir. Dolayısıyla bu ittifak AKP’den Kürtlerin kopuşunun siyasal süreci olarak tarihe geçecektir. Hangi partiye oy verirse versin Kürtlerin bir ulus bilinci oluşmuştur ve AKP-MHP ittifakı bu bilincin kabul edeceği bir gerçeklik değildir. Dolayısıyla bu ittifak ve bu ittifakın sonucunda ortaya çıkacak olası bir seçim başarısı Kürtlerin kopuşunu hızlandıracak bir potansiyel tehlikeyi taşımaktadır. Çünkü bu ittifakın ülkenin ya da geniş kesimlerin kazanımları üzerine kurulmuş bir ittifak değildir. Bu ittifak iki liderin kendi siyasi gelecekleri için kurdukları dar etno-milliyetçi kutuplaşma hareketidir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bugüne kadar izlediği gerilim siyaseti ve siyasal kutuplaşma % 50 % 50 dengesini yaratmış hem Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinde hem de 16 Nisan Referandumunda çok zorlu ve tartışmalı bir süreç sonucunda % 50 kıl payı geçilebilmiştir. Ancak bugün ortaya çıkan tablo bu % 50’ye ulaşmanın çok da mümkün olmadığını göstermektedir. Bu nedenle AKP kendi siyasetine değil devletin gücüne güvenmektedir ve o nedenle OHAL’i sürekli bir biçimde uzatmaktadır.

Önümüzdeki seçim siyasal partiler ya da liderler arası bir seçim olmaktan çok etnik kimliklere indirgenmiş bir yarılmanın, ayrışmanın tehlikesini çok büyük ölçüde içinde taşımaktadır. Kürtlerin geniş kesimlerini muhafazakarlık/İslamcılık hattında tutan ve Türkiye’ye bağlayan bu siyaset milliyetçileşerek Kürtlerin kendisinden kopuşunu hızlandıracaktır. Dolayısıyla AKP-MHP ittifakı bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek bu ülkedeki en büyük kırılmayı yaratacak bir potansiyeli taşıdığını tekrardan vurgulamak gerekmektedir. Bu “milli ve yerli” parantezi Kürtleri kapsamamanın ötesinde Kürtleri başkalaştıran, ayrıştıran bir kategorizasyona dönüşecektir. Bunu görecek bir yurttaşlık bilinci, ufku ve tavrı toplumsal bütünlüğün tek şansı olacaktır.