I. Wallerstein “Bildiğimiz Dünyanın Sonu”nda kapitalizmin krizini ve çözülüşünü anlatırken yeni krizler ve imkanlar eşiğinde olduğumuzu ifade ediyordu. Reel sosyalizmin çöküşü sonrası yapılan çözümlemeler, özellikle post-marksist kuramcıların yeni dönem analizleri, bugün yaşanan gerçekliğin geçmişin devamı olduğu gerçeğini değiştirmeye çalışsa da bildiğimiz dünya halinin devamını yaşadığımızı her gün görüyor ve tanıklık ediyoruz. Bu gerçeklik de kuşkusuz bütün çıplaklığıyla emperyalizmdir.

Nasıl, nerden ve hangi ilişkisellikten bakarsak bakalım bir paylaşım savaşının bütün boyutlarını yaşadığımızı, kapitalizmin krizini yine bildik yöntemlerle aşmaya çalıştığını görüyoruz. Aslında birinci paylaşım savaşının yarattığı siyasi coğrafyanın yeniden tanzim edildiğini gözlemliyoruz. Değişen ittifaklar, savaş ve çatışma stratejilerindeki gelişmeler, kaynak ve teknoloji transferleri “eski dünyanın” güç tahkim etmesinden öte bir anlam taşımamaktadır. Dolayısıyla yeni bir dönem, yeni bir dünya ancak yeni bir sistem, yeni bir toplumsal, ekonomik, siyasal, ideolojik düzen ile mümkündür. Kapitalizm çağında emperyalizm içsel bir olgudur. İki yapının birbirini üretmesi, beslemesi kaçınılmazdır. Dolayısıyla teorik ve pratik düzlemde “yeni bir dünya kuruluyor orada yerimizi almamız lazım” tezi gerçekçi ve geçerli değildir. AK Parti’nin yanılgısı da bu noktada ortaya çıkmış ve Türkiye’yi zorlu, içinden çıkılması çok zor coğrafyalara, ilişkilere, süreçlere sürüklemiştir.
Türkiye’nin Suriye ve Libya gibi ülkelerdeki doğrudan müdahalesi ile Orta Doğu’daki konumu, İran, Irak ve Kürt Bölgesel hükümetiyle ilişkileri ile bu ilişkilerde dayanak aradığı Rusya, ABD ve AB ittifak sistemleri ciddi krizler içindedir. Dış politikada rutinleşen gündelik krizler ve o krizlere müdahale biçimleri AK Parti iktidarını Türkiye’yi sürüklemekte olduğu çıkmazları derinleştirmektedir.

Bu derinleşmenin belli başlı nedenlerini kısaca şöyle aktarabiliriz;

Türkiye ciddi bir ekonomik kriz yaşamaktadır. Bu kriz insani ve toplumsal bir krize dönüşmüş durumdadır. İçeride güçlü olmadığınız zaman dış politikada sonuç almanız mümkün değildir. Cumhuriyetin “kendi kendine yeten ülke” felsefesi salt içe dönük bir politika değildi. Ülke dışındaki olası gelişme, çatışma ve savaş hallerine karşı dayanıklı olma amacı taşımaktaydı. Bugün bağımlı olan bir ülke olarak, her türlü ekonomik müdahaleye açık bir nitelik taşımaktadır. İkinci mesele Türkiye’nin kendi içindeki Kürt meselesini çözememesi ve bu meselenin uluslararası bir nitelik kazanmasıdır. Terörle mücadele meşruiyeti bu sorunun indirgendiği çözümsüzlüğü ortadan kaldırmamaktadır. Bu Türkiye’nin ikinci yumuşak karnıdır.

Üçüncü mesele Türkiye, kendi çevresindeki halkların bileşimidir. Orta Doğu’dan Kafkaslara, Balkanlara çok farklı etnik ve mezhepsel farklılıklardan müteşekkildir. Atatürk bunu bildiği için yurttaşlık kavramı ekseninde bir ulus yaratma çabası içine girdi ve hiçbir durumda çevre ülkelerin iç ilişkilerine müdahale etmedi. Yani bir taraftan göçlerle gelenler başta olmak üzere Anadolu’da yaşayan bütün farklılıkları bir kimlik ortaklığında birleştirme gayesine girişti ve bunda ciddi sonuçlar aldı. Kuşkusuz bu sürecin sancısız olduğunu söylemek mümkün değildir, bu sürecin doğasına da aykırıdır. Atatürk sonrasında da bu ideal demokratik eksende götürülmedi ve siyasi partilerin oy alma çabasıyla oldukça büyük yaralar aldı. Diğer yandan akrabalık bağından kaynaklı olarak da çevre ülkelerin iç işlerine karışmadı. Bunun içeride bir karşılığının olduğunu öngördü. Bunun da ötesinde içsel tutarlılığı ve barışını sağlamış bir ulusun ideal olarak başka uluslara örnek olacağını biliyordu.

Bu genel gerçekliği kendi ideolojik tarihsel süzgecinden geçirmeden, dikkate almadan yeni bir dünyanın kurulduğunu düşünen AK Parti eski dünyanın bitmeyen paylaşım hesaplarının içinde kaldı. AK Parti ile birlikte Türkiye içinde bulunduğu ittifak sistemlerini yani ABD-AB-NATO eksenlerinden ayrı bir pozisyon aldı ve Rusya ve İran ile bölgesel bir çerçeveye kaydı. Ancak Rusya ve İran ile (ve bir ölçüde Çin) bir ittifakın kurulması olası değildir zira bu bölgedeki her çatışma alanında bu ülkelerle karşı karşıya gelme olasılığı birlikte hareket etme olasılığından çok daha fazladır. Tarihsel olarak da bu böyleydi güncel olarak da bu böyle olmayı sürdürmektedir. Örneğin Türkiye İran’ın Şii yayılmacılığını kabul edemez. Rusya’nın Suriye ve boğazlar, Kırım, Ermenistan politikalarını benimseyemez. Çin’in Uygur sorununa yaklaşımını kendi halkına anlatamaz. Son olarak İdlib örneğinde olduğu gibi Rusya ilişkisinin kırılmalara nasıl açık olduğuna tanıklık ettik.

İktidar cenahında dile getirilen “Türkiye’nin güvenliği Halep’ten, Musul’dan başlar” ya da “Akdeniz’deki güvenliğimiz Libya’dan başlar” sözleri bir tür alt emperyal odak olma hevesinden öte bir gerçekliğe denk düşmez. Ulusların güvenliği kendi iç barışında, huzurunda ve her alanda ürettiği zenginliklerde başlar. Başka ülkelerin topraklarından başlatılan bir güvenlik politikası bu güç dengesi, bu koşullarda mümkün değildir, gerçekçi değildir, ahlaki değildir. Kurucu dış politikasını, onun aklını, o aklı taşıyan kurum ve kişileri devre dışı bırakarak geldiğimiz nokta “dehşet dengesi” içinde bir seyrüseferdir. Mesele bu seyrüseferin bir referans noktasının olmayışıdır. Dolayısıyla sürüklendiğimiz noktayı iktidarın kendisi dahil hiç kimse öngörmemektedir. Olası olan şey bütün bu gelgit içinde güçten düşerek ve temel önceliklerini, ulusal çıkarlarını terk ederek bir ittifak bloğuna koşulsuz şartsız biat etmek olacaktır ki bu daha büyük sorunların içinde olmak anlamını taşımaktadır…