Fransa’da 17 Kasım’da başlayan eylemler devam ederken farklı cephelerden bu eylemlere ilişkin çözümlemeler yapılıyor. Aslında bu eylemlerin kendisinden önceki eylemlere benzeyen yönlerinin olduğunu ifade etmek gerekmektedir. Bu eylemlerin en temel özelliği tanımsızlığıdır, öznesizliğidir, programsızlığıdır ve geleceğe ilişkin tahayyülsüzlüğüdür… Dolayısıyla devrimci bir romantizme kapılmadan çözümlenmesi zorunludur. Denilebilir ki artık başka bir çağda yaşamaktayız ve her çağın kendine göre bir eylem anlayışı söz konusudur.

21. yüzyılın manifestosunu yazdıkları iddia edilen Antonio Negri ve Michael Hardt bu yeni durumu, süreci ve özneleşme halini Çokluk kitabında şöyle tanımlarlar: “Çokluğu kavramsal düzeyde, halk, kitleler ve işçi sınıfı gibi diğer toplumsal özne mefhumlarından ayırmalıyız. Halk, geleneksel olarak üniter bir kavramsallaştırma olmuştur. Nüfus elbette birçok farklılık tarafından belirlenir, ancak halk, bu çeşitliliği bir tekilliğe indirger ve nüfusa bir özdeşlik dayatır: Halk birdir. Çokluksa aksine çoktur. Çokluk, asla bir tekilliğe ya da tek bir özdeşliğe indirgenemeyecek sayısız içsel farktan müteşekkildir: Kültür, ırk, etnik köken, toplumsal cinsiyet ve cinsellik farkları kadar farklı emek biçimlerini, farklı yaşam tarzlarını, farklı dünya görüşlerini, farklı arzuları da kapsar. Çokluk tüm bu tekil farkların çoğulluğudur”(s.12). Çokluğun değişimin ve dönüşümün yeni öznesi olduğunu iddia etmek aslında yaşanan her şeyi bir olma hali olarak görmek anlamı taşımaktadır. Bu da sonu olmayan ya da nasıl bir düzen istendiğini ifade etmeyen, böyle bir düzenin kim tarafından ve hangi yöntemle kurulacağını net bir biçimde serimlemeyen bir durumu, sorgulamayı karşımıza çıkarmaktadır.

Dünyanın farklı kentlerinde yaşanan bu öfke patlamalarının kuşkusuz sınıfsal bir temeli bulunmaktadır. Ancak bütün bu kitlesel öfkeyi yaratının aslında ne olduğu elbette farklı gerekçelerle açıklamak mümkündür. Fakat şöyle bir değerlendirme yapılabilir; kapitalizmin ulaştığı düzey yani sermayenin belli ellerde yoğunlaşması ve giderek toplumun geniş kesimlerini yoksunlaştırılması buna karşın çılgın bir tüketim gündeminin insanlara dayatılması ancak insanların her geçen gün bu mal ve hizmetlere erişiminin güçleşmesi derin bir öfkeye neden olmaktadır. Neoliberal düzenin fetişleştirdiği markalara yönelik tepkinin arkasında bu gerçeklik yatmaktadır. Ortaya çıkan öfkenin şiddete kanalize olma hali bu eylemleri geniş kitlelerden koparmaktadır. Bir tür şiddet ve yağmalama parantezine giren hareketlerin geniş kitlesel algıdaki meşruiyeti tartışmalı hale gelmektedir.

Diğer bir konu bu tür büyük gösterilerin arkasında bir takım güçlerin olduğu yönündeki iddiadır. Son olarak sarı yeleklilerin ortaya çıkması ABD’ye bağlandı. İddia olunur ki, Almanya ve Fransa’nın Avrupa Ordusu kurma girişimi ABD tarafından bir tehdit olarak algılandı ve bu kitleleri harekete geçirildi. Bu tür büyük kitlesel hareketlerin emperyal devletler, istihbarat örgütleri ve illegal yapılar tarafından kullanılmak istenmesi, yönlendirilmesi elbette ki mümkündür. Ama bütün bir süreci buna indirgemekte var olanı sağlıklı bir biçimde değerlendirmemek olacaktır. Ancak genel olarak bu hareketlerden bir değişim dalgası beklemek de çok olası değildir. Şu nedenlerle; bu gösterilerin ortak talepleri, ortak stratejileri, ortak hedefleri söz konusu değildir. O nedenledir ki kısa bir biçimde alevlenen ve sönümlenen bir hal içindedirler. Sonsuz sayıda talebin, fikrin, isteğin olduğu; ortak ve örgütsel bir yönelimin olmadığı bu eylemler bir tür öfke boşalması olarak ortaya çıkmakta ve sönümlenmektedir. Öte yandan şiddetin artan dozu bu gösterilerin meşruiyetini sorgulatırken “meşru şiddet tekelini” elinde tutan devlete geniş imkan sağlamaktadır. Çünkü mesele son kertede bir asayiş sorunu halini almaktadır. Nihayetinde bütün bu gösterilerden bir büyük değişim dalgası çıkmayacaktır. Ancak insanlık yaşadığı her süreçten, her mücadeleden bir ders çıkarmaktadır. Sonuçta bu hareketlerin yeni bir düzen yaratmada aslında ne kadar hazırlıksız olduğunu Yunanistan’daki Syriza hareketinde gördük. O nedenle solun kendisinden bağımsız ortaya çıkan bu hareketlere elbette seyirci kalması beklenemez ama bütün umudu bu öfke patlamalarına bağlamanın da geçer bir durum olmadığını da kabul etmek gerekmektedir. Ne eski bürokratik sol yapı, örgütlenmeler ne de bugünün dağınık kent hareketleri bu düzeni değiştirmeye yetmeyecektir. O nedenle başka türlü bir siyasetin ve örgütlenmenin gerekliliği üzerine bir tartışma yürütmek ve burada derinleşmek son derece sağlıklı bir tavır alma olacaktır. Dolaysıyla bu öfke patlamaları sadece devlet ve hükümetlerin kendilerini sorgulamalarına sebep olmamalı, dünyayı değiştirme istenci de olan solun bir bütün olarak bu hareketlerden çok daha fazla ders çıkarmasını da tarihi bir sorumluluk olarak algılaması gerekmektedir.