Türkiye, kendisini salt sorunlar ekseninde tanımlayan siyasal tavrın sıkışmışlığını yaşamaktadır. Sorunlar ve bunun sonucunda üretilen gündelik söylemsel karşıtlıklar siyasal olanın gündelik olanı aşmak durumunda olan sorumluluğunu ve zorunluluğunu ötelemektedir. Bunun sonucunda ise bir kısırdöngü her alanda egemen olmaktadır. Nihayetinde insanların siyaset kurumundan beklentileri azalmakta ve siyasete olan güven her geçen gün düşmektedir. Kendini sorunlar ekseninde tanımlamanın sıkıntısı şudur; öncelikle sorunu çözemiyorsunuz, ikincisi hem o sorunda hem de farklı sorunlarda çok farklı siyasal ve söylemsel pozisyonlar alabiliyorsunuz. AK Parti’nin Türkiye siyasetine yönelik en büyük tahribatı bu çerçevede oluşmuştur. Ülkenin sorunları çözememiş, sorunları kendi gerçekliğinden koparmış, onları kendi argümanları ekseninde yeniden tanımlamış ve bu tanımlama her durumda değişik bir hal almıştır. Bu durum ilkesel bir siyasetin popülist bir tavra kurban gitmesine neden olmuştur.

Türkiye’nin en uzun iktidarda kalan ikinci partisi olan AK Parti’nin birinci tek parti döneminden en temel farkı bir inşa siyaseti yerine pragmatist ve kendini önceleyen bir kurguyu devlete giydirmesidir. CHP tek parti döneminde devleti kurumsallaştırma çabasını temel hedef olarak belirlerken ve parti-devlet ilişkisinde partinin devleti taşıması sorumluluğu biçiminde bir sorumlulukla hareket ederken, AK Parti bunun tam tersini yapmakta ve devleti partiyi taşıma, onu sırtlama çerçevesinde bir dönüşüme tabi tutmuştur.

Devleti partinin yedeğine alma çabası aslında 1930’ların otoriter anlayışıydı ve o dönemin CHP’si bu anlayışı kabul etmedi. O dönem CHP’si toplumsal dönüşümü ulusal ve evrensel eksen bileşiminde bir politikayla sürdürmeye çabalarken AK Parti ulusal ve evrensel olan yerine muhafazakarlık ve ümmet ekseninde bir politikayla karşılık vermektedir. Elbette bu yüzyıla ait bir siyaset değil bu. Cumhuriyet öncesi ve sonrasındaki bütün modern kategorileri reddeden bir pratiğin çözümsüzlük üretmekten öte bir siyasal sonuç üretmesi beklenemez. Büyük iddiası, büyük sözü ve büyük eylemi olmayan veyahut bunu geçmiş üzerinden inşa ederek geleceği algılamayan bir siyasetin doğal olarak bir geleceği olamaz. Devlet destekli bir pratikle yol almak bir yere kadar sürdürülebilir, bunun da sonuna gelmiş bulunmaktayız. İçeride ve dışarıda da bu denli sıkışmış bir iktidar olmadı. Bu sıkışmışlığın bedelini toplum ödedikçe sorgulamalar yoğunlaşacaktır, öyle de olmaktadır. AK Parti’nin bugün yaptığı tek eylem muhalefeti ve kendisi dışındaki dünyayı suçlamak, herkesin kendisine karşı olduğu fikrini aslında ülkeye karşı olduğu biçiminde formüle etmekten öteye geçmemektedir. Oysa toplumun siyasi kurum ve öznelerden beklediği şikayet değil, sorumluluğu ve suçu başkalarına atmak değil, çözüm üretmektir. Bu anlamda iddiasını yitirmiş bir partiyle karşı karşıyayız. Bununda ötesinde siyasal islamın emperyal bir kurgu olarak artık kullanım vadesinin dolmuş olması ve dünya ekonomisinin yaşadığı kriz, kurulurken her şey lehine olan AK Parti için artık her şeyin kötüye gittiği bir süreci ortaya çıkarmıştır.

Türkiye bu sıkışmışlığı AK Parti ile gideremez. Türkiye bu kısır döngüyü salt sorunlar ekseninde tartışan ve söylemsel karşıtlıklar üreten bir anlayışla da çözemez. Dolayısıyla yeni ve kurucu bir siyasete ihtiyaç bulunmaktadır. Türkiye’yi içeride ve dışarıda yeniden konumlandıracak, yeniden her alanda bir inşa süreci başlatacak bir siyasete gereksinim duyulmaktadır. İlk tek parti döneminde CHP devlet için kurumlar inşa ederken, AK Parti kendi döneminde kurumları denetimi altına almak adına bütün kurumlarda büyük bir çözülmeye neden olmuştur. Partiye yedeklenmiş bir devlet bugün hiçbir işlevi sağlıklı bir biçimde yerine getirmemektedir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi bu sürecin nihai noktasıydı ve devlet artık tümüyle bir partinin egemenliği altına girmişti. Şimdi ne devlet AK Partiyi ne de AK Parti devleti taşıyabilmektedir. Bu nedenle muhalefetin gündelik olandan öte büyük bir söze, gelecek tasarımına, eyleme ihtiyacı bulunmaktadır. Artık gün kısır polemiklere malzeme üretme günü değildir, gün her şeyin yeniden inşa edileceği bir iradeyi ortaya koyma günüdür.