Benzer motiflerle yazılmış öykülerin içinde en göze batanıdır Marcel Aymé’nin “Sonuncu” adlı eseri. Öykünün kahramanı Martin adlı bir “bisiklet yarışçısı”dır. Gelgelelim iki küçük sorunu vardır Martin’in: ilki çevresindeki hiçbir insan onun “bisiklet yarışçısı” olduğunu kabul etmez. İkincisi ise, gerçekten de bir bisiklet yarışçısı olarak yarışmalara katılan Martin’in yaşadığı küçük tersliklerdir, öyle ki, kahramanımız katıldığı her yarışmayı istisnasız olarak sonuncu bitirir. Yine de bu küçük sorunların yıldıramayacağı bir kişiliğe sahiptir Martin. Katıldığı her yarış sonrasında çevresindeki insanların aşağılayıcı alaylarına maruz kalmasına rağmen, bu alayların hiçbirini önemsemez. Her sefer ki gibi yine sonuncu olmasına rağmen, kendini bir sonraki yarışa umutla hazırlar. Her defasında, içinde önüne geçemediği bir umut vardır; bir sonraki yarışta muhakkak ama muhakkak başarılı bir sonuç elde edeceğinden kuşku duymaz hiç. Bir sonraki yarış için “Arayı kapatacağım” diye düşünür hep, “Ne olursa olsun arayı kapatacağım”. Gelgelelim, bir sonraki yarış gelip çattığında ve Martin, tüm gücüyle pedallara asıldığında sonuç yine değişmez; yine sonuncu olur ve bu durum hep bu şekilde sürüp gider. Martin kararlıdır fakat, sürekli olarak “Ben bir bisiklet yarışçısıyım” diye düşünür. Öndekilerle arayı kapatacağı günün gelmesi için kararlılıkla çalışır. Bir gün olsun ne bisikletinin bakımını ihmal eder, ne de antrenmanlarını erteler. Salya sümük hasta olduğu zamanlarda bile antrenmanlarını yapmaktan geri kalmaz. Çok büyük bir umut vardır içinde, bu öyle bir umuttur ki, bu umudunun hiçbir zaman gerçekleşme olasılığının olmadığını dile getiren eşi ve çocuklarından bile uzaklaştırır onu. Ve zamanla ister istemez yaşı da ilerlemeye başlar, kendisi gibi bisikleti de yaşlanmıştır üstelik. Ama Martin, “İyi bir bisikletim var, bu bakımdan yakınamam” diye düşünmeyi tercih eder ve bisikletine gözü gibi bakmayı sürdürür. Artık, yarışları günler, haftalar, hatta aylar sonrasından takip etmeye başlamasına rağmen, öndeki yarışçılarla arasındaki farkı kapatacağı umudunu yitirmez hiç… Ve nihayet iyice yaşlanmış bir haldeyken, kendini yapayalnız bulur, yarışları geriden takip etmek bir yana, onları birbirine karıştırmaya da başlamıştır. Çevresinde onunla alay edecek kimseler de kalmamıştır üstelik. Ancak ısrarından ve umudundan hiçbir eksilti yaşamayan Martin, yine bisikletinin üzerinde, pedallara tüm gücüyle asılmaya devam etmektedir; ve işte böyle bir anda bir kamyon gelip onu bisikletiyle birlikte yolun ortasına fırlatıverir. Gücü ve takati kalmayan Martin buracıkta son nefesini verir. Ve son nefesini vermeden önce dudaklarının arasından cılız bir ıslık sesi gibi yükselen şu sözleri mırıldanır: “Arayı kapatacağım!”
***
Başarı ve başarısızlık konusunda, genellikle, olan biten gerçekliğin aksi doğrultuda anlamsız bir yaklaşım geliştirilir. Çoklukla başarısızlık bir tür beceriksizlik ve basiretsizlikle eş tutulurken, başarı adeta yazgısal bir üstünlük olarak ele alınır. Doğrudan ortaya çıkan sonuç üzerinden akıl yürütmelerle yapılan ahlaksız ve hakkaniyetsiz bir değerlendirme tarzıdır bu. Bu değerlendirme tarzına göre, tam bir başarı birincilik, tam bir başarısızlık ise sonunculuk anlamına gelmektedir. Yani süreç değil, sonuç önemlidir! Ne de olsa, sonuçlar yerine süreçlerin önemsendiği, talihin yerini gerçek başarı, azim ve kararlılığın aldığı hakkaniyetli bir yaşama ortamı, sanıldığının aksine, birçok insanı ürkütür. Bu ürküntü, bir tür özgürlük korkusudur. Beklentilerin yerini, sorumlulukların aldığı, yani bir şeye ulaşmak için, tatlı sürprizlerin kapısını çalmasını beklemek yerine, olanca gücüyle o şeye odaklanmanın bir zorunluluk olarak kendini dayattığı özgürlük ortamı, Martin gibi insanların aksine, her an her yerde bedavadan bir başarıya ulaşma tesadüfünün hüküm sürdüğü bir ortamdan daha yeğlenesi değildir çok insan için. Çünkü Martin gibi, hiçbir sonuç başarısı elde etmemesine rağmen kendini adadığı şeyin, uğraşının, daha doyurucu bir kavramla meşgalesinin üzerinden tanımlayan, bu şekilde yaşayan insanların çoğunlukta olduğu bir hayatı yaşamıyoruz asla. Martin gibi kendini bir şeye adayan, dahası bu uğurda hayatındaki tüm tesadüflerden vazgeçip – tatsız sürprizlerin yanı sıra, tatlı sürprizlerden de vazgeçmek demektir bu!– bizzat hayatını dahi söz konusu meşgalesine adayan insanlarla bir arada yaşanan bir hayat ortamı hüküm sürmüyor etrafımızda. Dahası, yine Martin gibi varını yoğunu ortaya koyup, sonuçta hiçbir maddi ya da kariyeristik konum elde edemeyen insanların varlığına tahammül bile edemiyoruz. Çünkü tam aksi bir durum yaşanıyor çoklukla, insanlar ya hiçbir şey yapmadan, hiçbir emek sarf etmeden başarısızlıkla sonuçlanan durumlar karşısında yakınıyor ya da yine hiçbir şey yapmadan, hiçbir emek sarf etmeden elde ettikleri başarılarla övünüyorlar. Altı üstü bir talih farkının söz konusu olduğu, çalışmanın ve didinmenin hiçbir anlam taşımadığı, herkese birer bilet dağıtılıp, yapılan bir piyango çekilişi sonunda kaşığımıza düşeni yaşamak üzerine örgütleniyor hayatlarımız. Biletine büyük ikramiye çıkan talihli, “Bu başarıyı ben hak ettim” diye saçma sapan bir böbürlenmeyi yaşarken, biletlerine hiçbir şey çıkmayan talihsizler de “Büyük ikramiye benim hakkımdı” diye sızlanıyorlar. Kimsenin, “arayı kapatmak”, bir sonraki sefere, daha kararlı ve azimli olmak yönünde hiçbir motivasyonu bulunmuyor. Fakat yine de, Martin gibi, sonuncu, ama gerçekten de başarılı bir bisiklet yarışçısı olmayı becerebilen üç beş insan da yok değil aramızda.
***
Ne yazık ki, bu Pazar günü bir yarışa benzetilmesi âdete dönüşmüş olan üniversite giriş sınavlarının ilkine katılacak YGS öğrencilerine, sonucun değil sürecin esas olduğunu unutmamaları ve sarf ettikleri emeklerinin karşılığını almaları dileğiyle, Martin’in kavrayışına benzer bir başarı diliyorum…

Not: Bu yazı ilk olarak 21/06/2010 tarihinde “Bisiklet Yarışçısı Martin’in Öyküsü” adıyla Başkent Gazetesinde yayımlanmıştır.