19. yüzyıl zihniyle 20. yüzyıl deneyimlerine tıkılı kalan bir ülkeye yapılan ilk gerçek vedaydı Gezi: değişimin hep tabandan başlayan bir şey olduğunu savunup da hep de tavandan taleplerde bulunmayı hiç ihmal etmeyen söylemlere; Türkiye halkını cahil, pek çok şeyden habersiz ve hemen her konuda duyarsız olarak niteleyen pek bir sol pek bir entelektüel analiz üstatlarının zırvalıklarına yapılan bir veda. Yaşamlarının büyük çoğunluğunu 21. yüzyıl Türkiye’sinde geçirmiş ülkenin çoğunluğunu oluşturan gençleri, olur olmaz her konuda, kendi bireysel yaşamlarının girdaplarında basit ve anlamsız uğraşlar içinde çırpınıp durmakla suçlayan, bu yüzden olur olmaz onları hor görüp, küçümseyen pek bilmiş kimselere yapılan bir veda.

Her veda gibi bu vedayı kavramak da pek kolay olmuyor elbet. Nitekim Gezi’nin ilk günlerinde pek çok parlak zihnin enikonu nasıl da bocaladığını gördü gözler. Pek çok bilmiş kimselerce, asla bir arada bulunamaz denilen kişilerin, nasıl bir arada, birlikte, ısrarla hareket ettiğine tanık olundu günlerce. İlk başlarda bu vedaya muhalif kesimlerin pek aceleci karşı çıkışlarını işiten kulaklar, daha birkaç gün geçmeden her bir ağızdan çıkan “aslında en başta biz vardık” sözleriyle çınladı. Koltuklanmış zihinleriyle kutsanmış fikirlerini, gazete köşelerinde ve ekran önlerinde dile getirebildikleri için “ülkenin sorunlarını tartışma mesleği” gibi tuhaf bir mesleği icra ettiklerini sananlar ne diyeceklerini bilemediler en başlarda. Sonrasında ise, yani birkaç gün geçtikten sonra, vedalaşılan zihniyetlerin abuk subuk söylemleri kapladı etrafı… En vahimi ise gazete manşetlerinde boy gösteren şu söylemdi kuşkusuz: Nihayet Sağduyu. Tek bir ağızdan çıkma ortak yandaş söylemlerin rezaleti bir yana bırakılırsa, sağduyunun nihayeti bu denli etrafta gezinirken dile getirilen en rezil söylemdi bu. Nitekim sözü edilen bu sağduyu, tam da vedalaşılan zihniyetlerin sağduyusuydu. Ve bu sözde sağduyu, atılan yüz elli bini aşkın gaz bombasından, sıkılan üç bin tondan fazla ilaçlı sudan, geceleri kanatan çivili sopalardan başka bir şey olmadı elbet. Dahası pek bir modern güvenlik güçlerinin asayişi rahat rahat sağlayabilmek için kask numaralarını kapatmalarını sağlayan da, palalı birine sokağa çıkıp dilediği kişiyi darp ederek rahatça gündelik yaşamına geri dönme olanağı veren de kuşkusuz yine bu sağduyuydu.

Ancak bu sözde sağduyu bununla da yetinmedi; gaz bombaları altında milyonlarca yanan gözün, binlerce yaralının, 15 yaşında ecelsiz bir ölümle tanışanlara varıncaya dek yitirilen onca genç yaşamın üzerinden daha bir yıl geçmeden, bu muhteşem sağduyu muhalefetin üst yapısını muhteşem bir şekilde etkiledi ve muhteşem bir cumhurbaşkanı adayı sundu geleceğin mimarlarına… Yetmedi, neyin nasıl yapılması gerektiği konusunda meslekten uzman büyükler –yani köşeli gazeteciler, kürsülü akademisyenler, milletli vekiller, kitaplı yazarlar, şiirli şairler, anılı devrimciler, ödüllü aydınlar falan… ilk günlerde “yaşasın devrim oluyor” diye ağızlarını şapırdatırlarken, ilerleyen günlerde “böyle devrim mi olur” diye o pek bildik homurdanmalardan ibaret analizler yaparak pek bir anlamlı çıkarımlarda bulundular yaşananlara ilişkin…

Kuşkusuz 19. yüzyıl zihniyle 20. yüzyıl deneyimlerinde tıkılı kalanların, onlara yapılan bu vedayı derhal kavramalarını bekleyen de yoktu zaten. Ki bu yüzden, aradan geçen yıllara rağmen, malum çevrelerde bulunan yukarıda sözü edilen kimselerin, kendi kendileriyle toplaşıp yaptıkları Türkiye özelindeki bir soruna odaklanan pek değerli sohbetler halen yapılmakta ve bu sohbetler halen “bir şey yapılamaz” söylemiyle son bulmaktadır. Nitekim Gezi’den önce hemen hepsinin ve halen birçoğunun diline doladığı “bu ülkede hiçbir şeye tepki verilmiyor” savını dile getiren bu kimseler, kuşkusuz ki Gezi’nin öncelikle ve esas olarak bizzat kendilerine yapılan bir veda olduğunu halen kavrayamamakta. Ve kuşkusuz, 2013 Mayıs’ını Haziran’ına taşıyan günlerden itibaren olan bitenlere bakıldığında, bu vedanın yalnızca bu kimselerce değil, pek çok kimse tarafından da kavranamadığı aşikâr elbet –fakat bu vedanın gerçekleştiği ise çok daha aşikâr. Nitekim bu ülke için Gezi, ne geçmişteki bir anı yığını, ne başarısız bir devrim girişimi, ne de 19. yüzyıl zihinlerinin şu ya da bu ideolojinin esaslarıyla açıklayabileceği bir olgudur. Gezi, her yönüyle bu ülkenin bizzat geleceğidir. Ve Gezi’de yaşananlar da bu ülkenin geleceğinden başka bir şey değildir…

(devam edecek)