2020 Mart ayı dünyada neredeyse tüm okulların kapılarını kapattığı bir dönem olarak tarihe geçti. Pandemi gündemiyle birlikte yaşamaya başladığımız bu gelişme sonrasında eğitime ilişkin pek çok şeyi yeniden hatırlamaya başlıyoruz.

Bu yazının ilk bölümünde, pandemiyle birlikte yeni bir eğitim krizinin ortaya çıkmadığını, zaten varolan bir krizin bir felakete dönüşmeye başladığını dile getirmiştim. Nitekim söz konusu kriz, dünya genelinde olduğu gibi Türkiye özelinde de on yıllardır varolan bir krizdi zaten.

Bu süreçte felakete doğru gidilmesinin nedeni, salgının başından itibaren eğitimin esaslarından hareketle mevcut koşulları organize etmeye yönelik haritalar yerine; mevcut koşullardan hareketle eğitimi organize etmeye çalışan haritaların tercih edilmiş olmasıdır. Yazık ki, halen bu tümüyle yanlış olan haritalar üzerinde bir takım çözümler üretilmeye çalışıyor ve her ne olursa olsun, ısrarla ve inatla bu haritalardan vazgeçilmiyor!

Ve sonuç şu: bu yanlış haritalar üzerinde seçilen her yol her seferinde çıkmaz sokaklara götürüyor bizi ve bundan sonra bu haritalardan seçilecek olası her yol da yeni yeni çıkmaz sokaklar dışında hiçbir yere işaret etmiyor.

Bununla birlikte, felakete doğru yapılan bu yolculuklar içinde bile çok değerli bir takım gelişmeler söz konusu; ne de olsa hem dünya genelinde hem de Türkiye özelinde hiçbir zaman olmadığı kadar eğitimin gündemde olduğu günleri yaşıyoruz epeyce bir süredir. Nitekim Kovid-19 salgını, yol açtığı onca acının yanında, eğitimin, bir arada yaşama olanaklarımız için ne denli merkezi bir önem arz ettiğini de hatırlatıyor yeniden zihinlerimize. Öyle ki, dünya genelinde pek çok ülke eğitimin ve onun en önemli mekânlarından biri olan okulların değerini yeniden düşünmeye başlıyor. Ve okulların öğrencilerin sadece bir şeyler öğrenip geliştiği, geleceklerine ilişkin bir takım yaşam projelerine yönelik hazırlıklar yaptığı birer mekân değil, bir arada yaşama olanaklarımızın iskeletinin var edildiği mekânlar olduğunu fark ediyorlar tekrardan. Ve bu noktada, bir öğretmenin, bir eğitmenin yaşamlarımız için oynadığı o büyük rolü de hatırlıyoruz yeniden. Ve bu hatırlamamıza yönelik birçok anlamlı gelişme de yaşıyoruz; sözgelimi, pandeminin başlangıcından bugüne dünyanın hemen her ülkesinin balkonlarında sağlık çalışanları için yapılan coşkulu alkışların Arjantin gibi bazı ülkelerde sağlık çalışanlarının yanı sıra bizzat öğretmenler için de yapıldığına tanık olduk bu süreçte.

Tüm bu gelişmeler gösteriyor ki, eğitimin günlük yaşamlarımızdaki temel rolüne ilişkin insanlık olarak yeniden düşünmeye başladığımız günlerin içindeyiz artık. Ve şurası çok açık ki, geçtiğimiz Mart ayıyla birlikte başlayan süreç, içinde bulunduğumuz yüzyılda yeni birer umut olarak ortaya çıkan feministler ve çevrecilerden sonra eğitmenlerin de nasıl bir umut ışığı olduklarını gözler önüne seriyor. Nitekim veliler ve öğrenciler, okul binaları aniden kapatıldığında, dünyanın pek çok ülkesinde, bilhassa internet ve hatta televizyon olanaklarının bile oldukça sınırlı olduğu ülkelerde, birçok gönüllü öğretmenin, nasıl bir duyarlılık gösterdiklerini gözlemlediklerinde, öğretmenlerin kişisel kariyerine ve ay sonunda alacağı maaşına hiçbir katkısı olmayan bu davranışları karşısında, yani giderek anlamını unuttuğumuz koşulsuz iyilik davranışları karşısında tam bir şaşkınlığa düştüler.

Gelgelelim tüm bu değerli hatırlamalar ve yaşananlar sonrasında acı gerçekleri de görüyor gözlerimiz bir bir: eğitim konusunda karar verici mevkilerde bulunan insanlarla, eğitim üzerine düşünen insanların ne denli niteliksiz olduğunu fark ediyoruz teker teker.

Eğitim sistemlerimiz pek çok eksiklik ve yanlış içinde kıvranmaktan kurtulamıyor bir türlü. Çünkü bu yüzyılda bile halen eğitime ilişkin bir terminolojimiz yok! 21. yüzyıl dünyasında yaşıyoruz. Yani insanlık açısından aşağı yukarı iki yüzyıllık sistemli bir eğitim geçmişinin sonrasında. Fakat halen bir öğrenciyle bir çocuk, bir veliyle bir ebeveyn, bir eğitmenle bir uzman arasındaki ayrımı, görmeyen, anlamayan, kavramayan, önemsemeyen, fark etmeyen bir terminoloji içinde geziniyoruz ısrarla! Bir çocuktan söz etmekle, bir öğrenciden söz etmeyi bir tutan, bir veliden söz etmekle bir ebeveynden söz etmeyi bir tutan, bir eğitmenden söz etmekle bir uzmandan söz etmeyi bir tutan söylemlerin dışına çıkamıyoruz asla! Elbette insanlık tarihi boyunca en parlak zihinlerin bile ayırt edemediği bu kavramsal ayrımları bir günde fark etmek kolay olmayacaktır, fakat böyle bir ayrımı yapabilmek için iki yüzyıllık bir geçmiş de ziyadesiyle kafidir! Ancak bu mühim konu, bir dizi halinde bile olsa bir köşe yazısının hacmine sığdıramayacağım kadar kapsamlı bir yazıyı kaleme almamı gerektiriyor –yine de ben bu kadarını burada dile getirmiş olmakla, hiç olmazsa bu yazıyı okuyan insanların bundan sonra bu ayrımları gözetmelerini umuyor ve diliyorum.

Pandemi öncesinde de, mevcut eğitim sistemlerinin gerekli nitelikten yoksun olduğu gerçeği, son yıllarda yapılan pek çok araştırma tarafından doğrulanıyordu zaten. Nitekim bu araştırmalarda, gelişmiş ülkelerde bile öğrencilerin yüzde 30’unun gerekli nitelikten yoksun bir eğitim sürecinden geçtiği tespit edilmekteydi. Öyle ki bu oran Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde yüzde 50’lere, gelişim düzeyi en düşük olan ülkelerde ise yüzde 90’lara kadar varıyordu.

Bir yandan insanlık tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar eğitim gördüğümüz hayatları yaşarken, bir yandan da insanlık tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar niteliksiz eğitim süreçlerinden geçiyor olmamız trajiktir. 21. yüzyıl insanları olarak, dünyanın neredeyse bütün ülkelerinde ilk ve orta öğrenim sürecinin zorunlu ve ücretsiz bir şekilde gerçekleştirildiği bir dünyanın yaşayıcılarıyız. Fakat böylesine yaygın bir eğitim dünyasında, öğrencilerin ezici çoğunluğunun öğrenimlerine devam edebilmek için gerekli olan temel öğreni birikimini edinemeden ayrılmalarına engel olamıyoruz bir türlü.

Şu sorulabilir: Teknolojinin bu denli geliştiği, eğitim materyallerinin bu denli çeşitlendiği, öğrenim içeriklerine bu denli kolay ulaşılabildiği bir çağda neden böyle bir sürüklenişten alıkoyamıyoruz kendimizi? Üstelik dünya entelijansiyası içinde öğretmenlerin her zamankinden daha çok yer işgal ettiği böyle bir çağda?

Elbette bu soruda temel bir varsayım hatası var; yazının ilk bölümünde değindiğim üzere teknolojiye erişim hiç de öyle yaygın değil ilkin –öğrencilerin büyük çoğunluğu için öğrenim materyallerine teknoloji yoluyla erişmek halen hiç de kolay değil çünkü.

Öte yandan, tüm bu hatalı varsayımına rağmen, bu soruya verilecek yanıtın eğitimin başat esaslarından başka bir şey olmadığını da belirtmek gerekiyor hemen. Bununla birlikte, bu esasların, pek fazla dillendirilmediğini göz önünde tutarak her fırsatta bu esasları tekrar tekrar yinelemek de gerekiyor.

Sözgelimi, eğitmenler tarafından hazır öğrenim kapsüllerinin öğrenim sürecinde merkezi bir rol oynamasının mümkün olamayacağı defalarca ve defalarca dile getirilmiştir. Nitekim dünya genelinde öğretmenlerin büyük çoğunluğunun bu kriz döneminde bile, hazır öğrenim kapsüllerinin üretimine katılmak ya da öğrencilerini bu kapsüllere yönlendirmek yerine çeşitli araçlarla öğretmen-öğrenci iletişimini esas alan yöntemleri tercih etmeleri bu durumu bir kez daha doğrulamıştır. Ki bu sayede, nihayet mühendislerin ya da teknisyenlerin önerdiği eğitim yöntemlerinin değil, eğitmenlerin talep ettiği teknoloji kullanımlarının geliştirilmesine yönelik ciddi adımlar atılmaya başlanabilmiştir nihayet. Şu halde, vaktiyle hazır gıdaların yeme kültürümüzü ne denli pratikleştirip, ne denli kolaylaştırdığı ve ne denli lezzetli olduğu yalanının eğitim versiyonu olan çeşit çeşit hazır öğrenim kapsülleriyle eğitim etkinliğinin gerçekleştirilebileceğini öne sürenlere karşı; eğitim ve teknolojinin bu bir hayli verimsiz ve sağlıksız birlikteliklerinden hiçbir olumlu sonuç çıkmayacağını, dahası çok ciddi olumsuzluklar yaşanacağını sık sık dile getirmeliyiz her fırsatta.

Bununla birlikte, elbette ki, öğrenim sürecindeki bir kalite artışı için teknolojinin sunduğu pek çok olanaktan faydalanmak mümkündür. Fakat bu konuda nelerin eğitimin esaslarına uygun olduğuyla nelerin işe yaradığına ilişkin titiz araştırmalar yapmak gerekiyor. Bunun için eğitimin belirleyici aktörü olan öğretmenler yerine bir takım teknolojik unsurları yerleştirmeye çalışmaktan derhal vazgeçmeliyiz artık. Çünkü eğitimin öğretmen, öğrenci ve öğrenim materyalleri arasındaki sıkı ilişkiler üzerine kurulu bir etkinlik olduğu esasını göz ardı ederek çıkılan her yol, daima bu gerçeği hatırlatacak zihinlerimize: eğitimin ve dolayısıyla öğrenimin belirleyici aktörünün öğretmenler olduğu gerçeğini. Öğrenim materyallerinin niteliğini ne denli artırırsak artıralım, bu materyallerin erişim ve kullanım olanaklarını ne denli geliştirirsek geliştirelim, daha başarılı sonuçlar elde edemediğimiz gerçeğini yeterince deneyimledik artık. Bu yüzden, teknolojinin öğrenmeyi gerçekleştirmek için eğitim dünyasına her seferinde mesnetsizce sokmaya çalışıp, her seferinde öğrenme sürecini kökten değiştireceğini öne sürdüğü anlamsız araçların, her seferinde bir hayal kırıklığıyla son bulması hiç de bir tesadüf değildir. Böylesine bir geçmişten sonra, yeni yeni faturalar ödememizin hiçbir lüzumu yoktur artık. Sözgelimi, ülkemizde büyük büyük vaatlerle hayata geçirilen Fatih projesiyle, son yıllarda süratle başvurulan akıllı tahtaların eğitime pek bir katkı sunmadığını, dahası ciddi zararlara yol açtığını da fark edelim artık!

Birçok ülkede sürecin başlamasındaki ilk şok atlatılır atlatılmaz, bu yeniden hatırlamalar sayesinde eğitimin sürdürülebilmesi için ivedilikle eğitimcilere danışılmaya başlanmış ve onların öneri, gözlem ve talepleri üzerine çeşitli uygulamalar geliştirilerek, bu uygulamalar süratle hayata geçirilmiştir. Ancak içlerinde maalesef Türkiye’nin de bulunduğu pek çok ülkede halen bu sürecin eğitim açısından nasıl yürütülmesi gerektiğine ilişkin eğitimcilere neredeyse hiç söz verilmemektedir. Buna karşın eğitimciler dışında hemen herkese pür dikkat kulak kesilmekte ve onların birçoğu birbirini hiç tutmayan tuhaf önerileri öğrenciler üzerinde adeta bir sosyal deney gibi uygulanmaktadır. Öyle ki, pedagojik açıdan abuk subuk bile diyemeyeceğim tam bir rezalet olan bir uygulama bizzat bizim ülkemizde hayata sokulmuş ve öğrencilerin okula gidip gitmemesine yönelik yetki hiçbir pedagojik zeminde açıklanamaz bir şekilde velilere verilmiştir. Hal böyle olunca, resmi olarak 31 Ağustos’ta başlayan ders yılından neredeyse ülkece habersiz olduğumuz bir süreci yaşamaya başladık.

Evet, burada Türkiye’ye dönelim. Ülkemize.

Bu süreçte, eğitime ilişkin yaşadıklarımıza gerçekten şaşırmalı mıyız? Ülkemiz için bu beklenmedik bir şey miydi gerçekten? Kendi adıma, eğitim adına o denli büyük sorunların var olduğu bir ülkede olup bitenler karşısında pek de şaşırma hakkımızın olmadığını düşünüyorum. Öncelikle, cumhuriyet tarihinin en niteliksiz öğretmen kitlesiyle yakalandık biz bugünlere. Çünkü öğretmen yetiştirme görevinin Millî Eğitim Bakanlığından alınıp üniversitelere devredildiği 1982’den bu yana, bir hayli düşük puanlarla alımlar yapılan öğretmenlik bölümlerinde, nitelikleri bir hayli tartışmalı akademisyenlerce yetiştirilen mezunları atıyoruz her yıl okullara. Dahası, 1996 yılında mevcut öğretmen açığını kapatmak için veterinerleri, ziraat mühendislerini, hukukçuları, siyaset bilimcileri, işletmecileri vb kimseleri ciddi hiçbir pedagojik eğitime tabi tutmadan sınıf öğretmenleri olarak atayan dönemin dahi Millî Eğitim Bakanının faturasını ödüyoruz hep birlikte –çünkü bu kimseler şimdilerde eğitim öğretime ilişkin en karar verici konumlarda bulunuyorlar maalesef. Ve bir de ülkemizdeki siyaset dünyasının marifetleri var elbette: her dört il milli eğitim müdüründen birinin ilahiyatçı olduğu günlerin içinde yaşıyoruz sözgelimi.

Elbette, daha önceki bir yazımda sözünü ettiğim üzere, öğrencilerin yarısından çoğunun basit bir matematik denklemini çözme öğrenisinden yoksun bir şekilde lise hayatlarına başladığı, neredeyse yüzde yirmisinin de hiçbir özel öğretim yöntemini gerektirmeyen çarpım tablosunu bile ezberleyemeden liseye geçtiği bir ülkede bu olup bitenlere şaşırmamak gerekiyor. Nitekim bizzat bakanlık tarafından yürütülen bir projenin sonucu olan bir raporda ortaya çıkan bu veriler sonrasında hiçbir eyleme geçilmediği gibi, bir de bu rapor ört bas edilip gizlenmeye çalışılmış ve süratle bakanlık sitesinden kaldırılmıştı.

Hal böyle olunca, yazık ki, devasa bir krizin içinde çırpındığımız eğitim sistemimizin içinde, eğitim eşitsizliğinin bu eşi görülmemiş artışı karşısında acil ve doğru tepkiler geliştirmemizin her zamankinden çok daha büyük önem taşıdığı bugünlerde, değişen pek bir şey yok maalesef. Maalesef, politik alanlarda genel bir tavır olarak benimsenen, her şeyin yolunda gittiği yalanını gün be gün tekrarlamak ve bu yalana eşlik edilmesi için zora başvurmak, bu zorlamaya direnenlere karşı da iftiralar atmak dışında pek bir şeylerin yapıldığını söyleyebilmek mümkün değil yine.

Halen, şayet salgın büyük bir riske işaret ediyorsa, niçin okullar kapalıyken her yerin açık tutulduğunun ya da şayet risk oranı giderek azaldıysa niye her yer açıkken okulların kapalı tutulduğunun gerekçelerine ilişkin tek bir rasyonel izahı işitmedi kulaklarımız ve işitmeyecek gibi de görünüyor.

Önemli ve acil konulara ilişkin alınması gereken kararlar ve uygulamalar yerine, okullara sık sık sosyal medya mecralarında özel hashtag’lerle paylaşma zorunluluğun konduğu her şeyin yolunda gittiğini söylemelerini isteyen genelgeler gönderilip, televizyon kanallarında ya da sosyal medya hesaplarında sevecen öğretmen imajlarıyla geçiştiriliyor günler.

Tam da, geleneksel stratejilerin yanı sıra, yenilikçi pedagojik yaklaşımların ivedilikle geliştirilmesi gereken bir dönemde, dinleyerek öğrenme, izleyerek öğrenme, istediğin zamanda dinleme, istediğin zamanda izleme gibi ahmakça pedagojik yöntemlerden medet umuluyor. Bu da yetmiyormuş gibi, öğrenciler arasındaki dijital uçurumun önüne geçmek için gün be gün artışından söz edilen EBA Destek Merkezleri kurularak, uzaktan eğitim olanaklarında eksiklik ve yoksunluk yaşayan öğrencilere yardım edildiği söyleniyor. Yani salgın nedeniyle okullarında eğitim alamayacağı bildirilen öğrencilere, uzaktan eğitimlerini okullarda yapabilecekleri söyleniyor. Yani salgını durdurmak amacıyla kapalı tutulup, yüz yüze eğitimin bloke edildiği okullarda yüz yüze uzaktan eğitim vermek gibi mantık sınırlarını zorlayan uygulamalar yapılıyor –ve bu da bir marifetmiş gibi anlatılıyor!

Onca zaman geçmesine rağmen, gün be gün tekrar edilmesinden dolayı gına getiren, her şeyin yolunda gittiği, her olası senaryonun düşünüldüğüne ilişkin içi tamamıyla boş söylemlerle yol alınabileceği sanılıyor halen. Sürekli olarak çelişkili beyanlarda bulunulup derhal çözüm bekleyen konulara ilişkin tek bir karar alınmıyor, tek bir rasyonel tavır geliştirilmiyor.

Tüm öğrencilere yönelik sorumlulukları nedeniyle, bu süreçte giderek genişleyen eşitsizlik açıklarını kapatmaya yönelik çalışmalar yapması gereken devlet okulları yerine, özel okullar tartışma konusu ediliyor.

Dünyada eşi benzeri görülmemiş “seyreltilmiş eğitim” gibi akıllara zarar kavramlar kullanılıyor. Sözgelimi liselerde haftada 6 ders saati olan matematik dersinin, hazır bir şekilde yüklenmiş yarımşar saatlik iki ders saatiyle yapılabildiği iddia ediliyor.

Yüz yüze eğitime geçiş aşamasında karar mercii olarak eğitimin başat aktörü olan öğretmenler yerine destekleyici aktörü olan velilere tam yetki veriliyor.

İçinde bulunulan durumun tüm aciliyetine rağmen neyin işe yaradığı, neyin yapılması gerektiğine ilişkin doğru düzgün bir genelge yayımlanmıyor –söz gelimi halen pandemi yılında nasıl bir ders programının takip edileceği, haftalık ders dağılımın ne olacağı, okulların bu süreci nasıl yönetmesi gerektiğine ilişkin bakanlık ve yetkili merciler tarafından alınan doğru düzgün bir karar yok. Hal böyle olunca, 31 Ağustos’tan itibaren resmen başlatılan yeni ders yılına ilişkin ne öğrenciler, ne öğretmenler ne de veliler ne olup bittiğini bir türlü anlamıyor elbette.

Üniversite sınavlarına hazırlanan öğrenciler için de muhteşem bir duyarlılık gösteriliyor ve sınavların hangi konular üzerinden yapılacağı sorulduğunda, bizzat bakan tarafından “Yılbaşında duyuracağız” diye akıllara zarar bir zamanlamadan söz ediliyor.

Peki, Türkiye’deki eğitim krizi, gerçekten de çözülemez bir kriz midir ki bunları yaşıyoruz? Hiçbir eğitim geleneğimiz yok mu ki, bu denli yanlış hamleler yapıyoruz sürekli? Bu krizi çözebilecek aktörler hiç mi yok ülkemizde? Hayır, Türkiye olarak bu süreci, hiç olmazsa bugünden sonrası için yönetebilecek ve yürütebilecek bir potansiyelimiz var. Öncelikle, bakanlığın bu süreci yönetme noktasında başvurabileceği nitelikli akademisyen sayısı zannedilenden çok daha fazla. Dahası Anadolu Devriminden bugüne pek çok darbe yemiş olmasına rağmen şu ya da bu şekilde halen varlığını sürdüren eğitim geleneğimiz için, entelektüel birikimleri, duyarlılıkları ve donanımlarıyla ciddi bir güvence noktası teşkil eden maarif müfettişleri bizzat bakanlık bünyesinde bulunuyor. Ve en nihayetinde, her ne kadar çoğunlukta olmasalar da hiç de azımsanmayacak sayıda olan nitelikli ve duyarlı öğretmenler, okullarımızda çalışmaya devam ediyor halen…

(devam edecek)