Üniversitelerin bilim ve kültür yuvası olduğu ya da olması gerektiği yönündeki söylemler hemen her çağdaş zihin tarafından ivedilikle benimsenir ve hararetli bir şekilde savunulur. Esasen bu söylem hem tarihsel açıdan hem de üniversitelerin varoluş amaçları bakımından tümüyle doğrudur. Yani üniversitelerin ev sahipleri bilim ve kültürdür. Ancak 21. yüzyıl Türkiye’sinde yaşanan gerçeklik, bu yuvalarda artık ne bilimin ne de kültürün pek de ev sahibi olmadığına işaret eder. Dahası son birkaç on yıldır, bilimin ve kültürün üniversitelerde bir misafir statüsünde bile barınma konusunda büyük güçlükler yaşadığını söylemek hiç de abartılı bir değerlendirme sayılmaz.

Sözgelimi, üniversitelerde tercih edilen bölüm önceliğine baktığınızda bilim ve kültüre karşılık gelen temel disiplinler olan felsefe, matematik, fizik, kimya, biyoloji, tarih, coğrafya vb gibi bölümlerin giderek en alt düzeyde ilgi gören bölümler olduğunu rahatlıkla gözlemleyebilirsiniz. Bu gözleme her ne kadar vakıf üniversitelerinin çoğalması ve her ilde bir üniversite yapılanmasına gidilmesinden dolayı, bu alanlara hitap eden fen-edebiyat vb fakültelerin sayısının artmasından söz edilerek karşı çıkılması mümkün olsa da, bu karşı çıkıştaki niceliksel artışa yapılan vurgunun hiçbir niteliksel artışa karşılık gelmediği çok açıktır. Öyle ki, üniversite sınavlarında anlamlı bir başarı elde eden öğrencilerin öncelikli tercihleri arasında temel bir disiplinle karşılaşmak, bu sınavların Türkiye’deki 40 yılı aşan tarihi boyunca neredeyse parmakla sayılır bir durumdadır. Daha yalın ifadeler kullanmak gerekirse, akademik bir başarı sergileyen öğrencilerin temel disiplinlere yöneldiğine ya da yöneltildiğine tanık olmak söz konusu değildir asla. Aksine bu temel disiplinlere yönelik ilginin son yıllarda giderek artan bir ivmeyle ve ısrarla azalmakta olduğudur tanık olunan. Ve bu durum, Türkiye’nin zaten pek çok filozof, yazar, bilim insanı vb yetiştirdiği için temel disiplinlere yönelik pek de fazla bir ihtiyacının olmadığına işaret eden bir gerçekliğin göstergesi değildir elbette. Nitekim böyle bir yaklaşım, bir ironi olarak dile getirilse bile, bu dile getiriliş bizzat ironi denen kavramın sınırlarını bile çok zorlayacaktır.

Konuya bir başka açıdan ve daha somut bakmak gerekirse; Türkiye’deki üniversite yönetimlerinin emanet edildiği rektörlerin lisans eğitimlerinin, yani kökenlerinin ne olduğuna ilişkin sayısal veriler önemli bir gösterge olacaktır kuşkusuz. Çünkü neredeyse istisnasız hemen her seferinde siyasi bir konu olarak ele alınmasından dolayı, gündemde ancak siyasetçiler tarafından siyasi bir konu olarak değerlendirilen rektör atamalarının tartışılma biçimi, ortada duran sayısal verilerin çok açık bir şekilde söylediği gerçekleri ve bu gerçeklerin ifade ettiği esas krizi, her seferinde gölgelemekte ve her seferinde de gözlerden uzak tutmaya yaramaktadır.

Nedir bu esas kriz? Sayıların diline bakalım…

Türkiye’deki üniversiteler üzerine 2014 yılında yapılan bir araştırma (1), ilgili öğretim yılında devlet üniversitelerinde görev yapan rektörlerin yüzde 65’inden fazlasının mühendislik, tıp ve iktisadi ve idari bilimler fakültesi çıkışlı olduklarına işaret ediyor. Benzer bir tablo vakıf üniversiteleri için de geçerlidir: ilgili öğretim yılında vakıf üniversitelerinde görev yapan rektörlerin yüzde 73’ünden fazlası yine söz konusu üç fakülte türünde lisans eğitimi almış görünüyor. Bir bütün olarak söz konusu üç fakülte türünde lisans eğitimi alan rektör oranı devlet ve vakıf olmak üzere tüm üniversitelerde toplamda yüzde 68’den fazla bir orana karşılık geliyor. Aynı araştırmada, en üst düzey eğitimi teşkil eden üniversitelerin en üst düzey yönetim kademesinde bulunan eğitim kökenli kişi sayısının oranı ise –yani kökeni eğitim fakültesi olan rektörlerin oranı– ancak yüzde 2’ler civarında. Üniversitelerin gerek tarihsel gerekse varoluş esasları itibariyle ev sahipleri olan temel disiplinlerde eğitim almış rektör oranı ise toplamda ancak yüzde 13-14 aralığına karşılık gelmekte.
Yani Türkiye üniversitelerinde, kökeni bilim ve kültür olan ya da hiç olmazsa bizzat eğitimle ilgili alanlardan gelmiş en üst düzey yönetici oranı her yüz kişiden ancak 15-17’sine işaret ediyor.

Görünen o ki, ev sahipleri evlerinden hızla kovuluyor ve kovulmaya devam ediyor…
Söz konusu araştırmanın üzerinden geçen birkaç yıl içinde bu oranlardaki artış ve azalmaların hangi yönde olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek (2). Dahası eğitime ve üniversitelere ilişkin ciddi bir yaklaşım sergilenmediği sürece bu oranların nasıl değişeceğini öngörmek de zor olmasa gerek.

Bu noktada esas olan bu oranların neyi ifade ettiğine odaklanmaktır. Nitekim bu hususa odaklanıldığında açıkça görülecektir ki, Türkiye’deki üniversiteler, üniversiteyi bilim ve kültür yuvası olarak gören bir anlayışın yerine bir meslek edindirme programı olarak gören bir anlayışa terk edilmektedir hızla. Hal böyle olunca da üniversiteler bir sertifika dağıtım programından daha fazlasını ifade etmeyen birer kursa dönüşmektedir giderek. Oysa ki, geçmişleri yüzyıllara dayanan üniversitelere bakıldığında açıkça görülecektir ki, bilim ve kültür yuvası olan üniversitelerin yönetim kademeleri, büyük bir çoğunlukla bizzat bilim ve kültürün içinden gelen insanlara emanet edilmektedir ısrarla(3).

Kuşkusuz Türkiye’de bu durumun böyle olmasının nedenlerine pek çok açıdan bakılabilir –ve bakılması da gerekir. Sözgelimi denebilir ki, Türkiye özelinde, ev sahipleri, hiçbir zaman bir ev sahibi olarak görülmemişlerdir; ya da bizzat ev sahipleri, ev sahipleri olduklarının farkına bile varmamışlardır hiçbir zaman; ya da belki de ev sahipleri evlerine hiç iyi bakmamıştır –ve halen de iyi bakmamaktadır. Bu nedenlerin her birinde ayrı birer doğruluk payı olduğunu teslim etmek gerek. Ancak öncelikle, üniversitelere ilişkin başlıca tartışmayı, üniversitelerin hangi ideolojiye, hangi siyasi yapıya emanet edileceği üzerine yürütmek yerine, hangi disiplinlerin kontrolüne bırakılması gerektiğini düşünmek –ya da daha doğru bir ifadeyle hatırlamak her zamankinden daha elzem.

Çünkü Türkiye’de üniversitelerin ısrarla emanet edildiği çeşitli ideoloji ve siyasi yapılar, her ne türden olursa olsun, doğruyu zorunlu olarak öncelemelerinden ötürü, tarihte defalarca tekrarlandığı üzere, bir felakete davetiye çıkarmak dışında hiçbir sonuç vermeyeceklerdir hiçbir zaman. Çünkü bilim ve kültürü inşa eden temel disiplinlerin temel olmasının nedeni, doğruyu bir başlangıç noktası olarak değil, kat edilecek mesafenin sonunda ulaşılması amaçlanan bitimsiz bir varış noktası olarak kavramalarından gelir.

Tüm bunlar göz önüne alındığında, iyi bir çıkış noktası belirlemek adına, çeşitli ideolojilerin ve siyasi yapıların yalnızca cehaletin yaygınlaşmasına katkı sağlayan bir yaklaşım olan, önceye bir doğru koyma tavırlarını tümüyle terk etmek, tam da bugün yapılması gerekendir.

 

[1] Nihat Erdoğmuş ve Murat Esen; “Türkiye’de Üniversite Rektörlerinin Sosyo-Demografik Özellikleri ve Kariyer Hazırlıkları”; Yükseköğretim Dergisi 2014;4(1):44-53.) Bilhassa Tablo 9’daki veriler –s. 49.

[2] Güncel verilere ilişkin tarafımca yapılmakta olan araştırma önümüzdeki aylarda bu köşede yayımlanacaktır.

[3] Sözgelimi, bu hususa ilişkin bir veri, alıntı yapılan ilgili çalışmada da dile getirilir –bkz. agy –s. 45.