Hitler’in, en az tek tek yahudiler kadar başka birçok insan tekini de katlettiği bir gerçektir. Ancak, kendini bir yahudi olarak adlandıran her insan teki, bu gerçeği süratle inkâr ediverir hemen. Ve olan bitene böyle bakmanın tanrısal huzuruyla, aradan daha beş on yıl geçmeden, Filistin’deki insan teklerine karşı, yahudi adıyla yapılan katliamı, katliamdan saymayıverir.

Bir şey olmaktan daha huzur verici hiçbir şey yoktur. Çünkü olmak demek, zamanın meçhul akışından kurtulup, bir tanrı gibi kusursuz bir şimdinin içine yerleşmek demektir. Her şey durulur. Ne geçmişin sizi bugününüze getiren çalkantılı anıları, ne de önünüzde duran geleceğin verdiği tedirginlik başınızı ağrıtmaz artık. Ne de olsa bir şey olmayı başarmış ve bundan böyle olmaya çabalama derdinden tümüyle kurtulmuşsunuzdur. Tabii burada sözü edilen, bir yapıp-etme sonrasında gerçeklenen bir şey olma durumudur. Yani, içine yerleştiğiniz kusursuz şimdinin tekdüzeliğine rağmen, bir ara yaşadığınız, kendinize ait bir zaman içinde bulunmuşluğunuz vardır yine de. Bu yüzden, hiç olmazsa, bir geçmişin çalkantılı anılarına ve bir geleceğin tedirgin ediciliğine tanık olduğunuz bu deneyim dünyanızla avunabilir, içine hapsolduğunuz bıktırıcı huzurun çemberini yarıp, zihninizde geçici zamansallıklar oluşturabilirsiniz.

Peki, ama ya bir şey olarak gelmişseniz dünyaya? Zaten daha en baştan olmuş bir şeyseniz. Yani hiçbir şekilde bir zamanın içinde bulunulmamışsa, geçmişe, geleceğe dair hiçbir şey yaşanmamışsa, hep bir şimdide tıkılı kalınmışsa, nasıl bir donukluk, nasıl bir kuruluktur yaşanan? “Yok, canım, daha neler, böyle bir durum yoktur” deyip geçmeyin hemen. Gitgide yaygınlaşan bir varolma halini alıyor böyle durumlar. Hem de ateşli ateşli tartışmalara konu olacak denli her yöreyi kaplamaya başlıyorlar. Etrafınıza bir bakın, ortalık Türk olmuşlarla,  Kürt olmuşlarla, Ermeni olmuşlarla dolup taşıyor gün be gün. Hepsi de doğuştan oluvermişler öyle. Hep bir şey olarak geçirmişler hayatlarını. Hep bir şimdide yaşamışlar. Hiç geçmişleri olmamış. Hiç gelecekten tedirgin olmamışlar. Tek tek değil de, bir bütün olarak varmış onlar. Bir grupmuşlar, bir halkmışlar. Tarihleri varmış, dilleri varmış. Kimi halklar eziliyormuş hep, kimi halklar eziyormuş. Ne de olsa, ne bir geçmiş ne bir gelecek olmadığından, kimileri kötü olanlardanmış, kimileri iyi…

Bu safsatanın vardığı noktayı insanlık 20. yüzyılın ikinci çeyreğinin sonlarında çok acı bir şekilde yaşadı. Ama hâlâ, birileri bir şey olmuş olmakta, zamandan kopmakta ısrar ediyor. Etnik varoluşlar, ondan içene tanrısal bir huzur sağlayan birer ilaçmış gibi bedavaya dağıtılıyor. Ve bizzat kendi emekleriyle hiçbir şey olamamış kişiliksizler güruhunun üyeleri, gözlerini kırpmadan bu ilacı içiveriyorlar. Muhakkak duymuşsunuzdur, ezilen ve ezen halklardan söz edildiğini. Ve muhakkak biliyorsunuzdur, gerçekte, halkların değil de, tek tek insanların ezildiğini. Evet, bizzat bir insan teki olarak, eziliyor ya da eziyor olabilirsiniz. Ama eziyor olduğunuz için, ezme durumunuzu, bir zamanların aristokratları gibi soyunuzun sopunuzun size armağan ettiği bir hakmış gibi görerek haklılaştırıyorsanız, bu alçak ve ikiyüzlü, kişiliksiz bir insan teki olmanız dışında hiçbir anlam ifade etmez. Ve aynı şekilde, eziliyor olduğunuz için, ezilme durumunuzu, sırf soyunuz sopunuzdan ötürü size yapılan bir haksızlıkmış gibi değerlendirmek de sizi alçak ve ikiyüzlü, sinik bir insan teki yapmak dışında hiçbir anlam ifade etmez. Ezmenin ya da ezilmenin soyla sopla ancak ikincil derecede bir ilişkiye sahip olduğu kati bir gerçektir çünkü. Ama gerçeklerle yaşamanın ne denli zor olsa da, tek kurtuluş yolu olduğunu gün geçtikçe daha çok kavramaya itilmemize karşın, gerçeklerden elini ayağını çekip yaşamak daha bir yaygınlaşıyor nedense insanlar arasında. Ciddi bir çelişki hattıdır bu. Fakat bu gerilimli çelişki hattı bir yerde kırılmak durumundadır. Dahası tek tek insanlar olarak bu hattı kırmak da gerekir. Şunları düşünmek, idrak etmek hiç de zor değil elbette: Hitler’in, en az tek tek yahudiler kadar başka birçok insan tekini de katlettiği bir gerçektir. Ancak, kendini bir yahudi olarak adlandıran her insan teki, bu gerçeği süratle inkâr ediverir hemen. Ve olan bitene böyle bakmanın tanrısal huzuruyla, aradan daha beş on yıl geçmeden, Filistin’deki insan teklerine karşı, yahudi adıyla yapılan katliamı, katliamdan saymayıverir. Yaşadığımız coğrafyada da farklı bir algı yaşanmıyor ne yazık ki. Bir yanda, elinin altındaki bilmem ne kadar ırgatı nasıl ve ne şekilde çalıştırdığı ve o ırgat adı verilen insan teklerinin yaşamında nasıl bir zulüm kaynağı olduğu pek açık seçik olan kimseler, her Kürt tekine tanrısal bir huzur getirmek için çaba sarf ediyor. Diğer yanda ise,  ırgat sahiplerinden pek de bir farkı olmayan kimseler, bu durumun Türk teklerinin tanrısal huzurlarını bozacağını öne sürerek, karşı tarafın emellerinin önüne geçmek istiyorlar. Zaten hep de böyle olmuştur tarihin acı dönemlerinin başlangıcı. İnsan tekleri unutulup, büyük büyük kimlikler kaplayıvermiştir ortalığı önce… ve sonra…  Sonra bir taraf kazanmış öbür taraf kaybetmiştir sözde ve kazanan tarafın tanrısal huzuru kaplamıştır etrafı. Bununla birlikte ezenler yine ezen olmaya, ezilenler yine ezilen olmaya devam edip gitmiştir. Ve bir sonraki sefere, yine her şeyin bu şekilde sürüp gitmesi için yepyeni, fakat eskisinin tıpkısı olan kişiliklerin yerini almaya aday kimlik inşaatlarına bir kez daha başlanmıştır.

***

Bir şey olmak, hele hele doğar doğmaz bir şey olmak kuşkusuz ki her insan teki için kaçınılmazdır. Fakat olunan bu şeyi, bir kimlik yerine bir kişilik olarak üzerinde taşımak, tamamen her insan tekinin bizzat kendine bakan bir durumdur. Ve elbette, bir şey olmanın tanrısal bir huzuru beraberinde getirmesi birçok insan tekinin, bedavaya dağıtılan bu kimlikleri benimsemesine neden olduğu doğrudur –fakat bu kimliklerin birer kişilik olarak benimsenmesinin açıklamasında böyle bir üst anlatıya yer verilemez, çünkü bu durum bizzat ilgili insan tekinin kendi etik ya da etik-dışı seçimidir! Diyebilirler ki, “Huzurlu olmak için, bunu seçiyorum.” Gelgelelim burada sözü edilen huzur, insan teklerinin huzuru değil tanrısal bir huzurdur. Ve bilinmesi gerekir ki, bütün tanrıların eninde sonunda insanlarla konuşmak istemesi boşuna değildir; çünkü tanrısal bir huzur tanrıları bile bezdirir. Bu sebepten böyle bir huzurun insan teklerine ne yapacağını tanrılar bile bilemez.

Üzerinde bedavaya alınmış bir kimliği bir kişilik olarak taşıma durumu, üzerine her tür fikrin yamanabileceği bir bohçayla yaşamak demektir. Sürekli yamamayla gerçeklenen bir hayatın nelere dönüşebileceğini kestirmekse hiç de güç değildir. Çünkü öncesiz ve sonrasız, zamansız bir yaşama biçimidir bu. Yani iğne ve iplikle ilmek ilmek bir hayat oluşturmaktansa, gerçekliği ve samimiyeti bir kenara bırakıp, bir aidiyet duygusunun ve bu aidiyet duygusunun getirdiği bedava kanlı haklılıkların saçmalığında yaşayıp gitmek biçimi… Yani oldukça sığ bir yaşama biçimi. Çünkü daha hayata başlar başlamaz, kendini değil sözde düşmanlarını tanımaya kalkmak demektir bu. Bu yüzden de kendini hiç tanımadan, dahası kendine dair hiçbir eser oluşturmadan bu dünyadan geçip gitmek demektir.

Bilinmelidir ki, bir insan teki olarak yaşamak dışında seçilen her yaşama biçimi, kişiliksizlikler güruhunun bir üyesi olmaktan öte hiçbir sonuç vermez. Ve unutulmamalıdır ki, insan teklerinin yaşamına bizzat insan tekleri tarafından yapılan en radikal müdahale olan felsefenin, soyunu sopunu, ırkını, halkını, düşmanını vesaireyi değil de kendini bilmeyi en başa alması bir tesadüf değildir.

***

Nazizm örneğine geri dönelim. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazizmin yahudilere yönelik katliamı karşısında, neredeyse bütün dünya insanları yahudiliğe karşı önüne geçilemez bir duygusallığa kapılmıştı. Elbette bu duygusallık yaşanan vahamet karşısında kaçınılmaz bir sonuç olarak değerlendirilebilir. Ve bu, hatırı sayılır ölçüde yerinde bir değerlendirmedir de. Fakat işte, nazizmin kanlı savaşı kaybetmesine rağmen, nazizmin doruk noktasında yaşadığı etnik varoluş kipinin dünya yüzeyindeki düşünsel varlığını sürdürmesine sebep veren şey de, tam da ilkesel hedefini ıskalamış bu duygusallıktır. Çünkü savaşta gerçekte ölen kişilerin birer yahudi değil, hepimizin bildiği gibi, bizzat ete kemiğe bürünen tek tek insanlar olduğu gerçeğini gölgelemiştir bu duygusallık. Ve hal böyle olunca, daha savaşın üzerinden birkaç yıl geçmeden, aynı düşünce yapısının varlığını sürdürmesi sonucunda, bu sefer yahudiler olarak adlandırılan insanların, Filistin topraklarında yaptığı vahşet ve katliama karşı, dünya yüzeyindeki insanların üzülmeyi ve duygulanmayı bir yana bırakın, birçoğunun bu vahşet ve katliamdan haberdar dahi olması mümkün olmamıştır. Ki halen birçok insan, konuyla ilgili olanlar dahi, İsrail devletinin nasıl kurulduğundan bihaberdir. Bu yüzdendir ki, günümüzdeki birçok insan, köken olarak bizzat nazizm ve benzeri düşünce yapılarından besleniyor olmasına rağmen, etnik varoluş kipleri karşısında dehşet verici bir ürperti ve korkuya kapılmak yerine, neredeyse derin bir saygı beslemektedir! Daha vahimi, bu varoluş kipini ve yaşama biçimini bir şeref ve haysiyet olarak addeden insanlarla karşılaşmak bile bir istisna değil bir genel halini almıştır durumda çoktan… Nitekim etnik varoluşlar, esasında tam bir kâbustan başka bir şey olmamasına rağmen ve bu şekildeki varoluşların yaygınlaşmasının yine nasıl bir sonuç vereceği her seferindeki gibi yine çok açık olmasına rağmen, insanlarca bir arada yaşanan hayatın yegâne kurucu öğesi olarak pazarlanıyor artık hemen her yerde. Nitekim dünyada olduğu gibi ülkemizde de, son on, on beş yıldan beri ya da çok daha öncelerden, bu varoluş biçimleri, bu varoluş dili artan bir ivmeyle yaygınlaşıyor ısrarla. Artık çoğu insan için sıradan birer ifade olarak kullanılan, “bizim kökenimiz”, “bizim ırkımız”, “bizim kültürümüz”, “bizim dinimiz” vb gibi “biz”likleri vurgulayıp, “ben ve sen”i yok eden söylemler bu durumun vardığı noktanın berrak bir tablosunu çizmekte. Öyle ki, artık insanların birçoğu, kişiliklerini, henüz dünyaya gelmeden, onlar adına karar verilmiş hazır bir şey olarak algılar haldeler. Yani kimlikler birer kişilik zannedilmekte artık! Bu dehşet verici durum, kuşkusuz ki, yepyeni ve yine çok büyük bir felaketin kapıyı çalmak üzere olduğunu gösteriyor. Ki korkarım, bu felaket, kapıyı çalmadan önce, kapıyı kırmayı tercih edecektir…

***

Şunu açıkça belirtmek gerek ki, etnik her varoluş kipi, üst düzey bir cahilleşme ve cahilleştirilmenin ürünü olmaktan başka bir şey değildir. Fakat görünen o ki, dünya genelinde gözlemlendiği gibi Türkiye özelinde de bu cahilleşme/cahilleştirilme hali giderek çok ciddi boyutlara ulaşıyor. Sözgelimi Türkiye özelinde son yarım yüzyıldır, siyasete ilişkin hemen her kavram bilinçli bir şekilde, sosyolojizm, psikolojizm ve tarihçiliğin emri altına sokuluyor. Hal böyle olunca, bu üç disiplinden uzakta duran siyasi söylemlere karşı gözler bir hayli körleşiyor ve kulaklar bir hayli sağırlaşıyor. Yaşanan cahilleşmenin iki büyük tetikleyicisi olan bu körleşme ve sağırlaşma, zihinleri felsefî temelinden yoksun kavramlarla kuşatıyor ve bu kavramların içine itilen insanlar, günden güne çelişkilerin içinde kişiliksiz bir varoluş kipini benimsemeye başlıyorlar. Ki bu durum, ilişkilenme ve ilişkiler kurmak yerine, belli bir yere ait olmayı esas alan bir yaşama biçimine karşılık gelir. Ve bu yüzden etnik kimlikler her geçen gün daha bir ön plana çıkar ve bir arada yaşama çabasının yerini birbirinden ayrılma şiddeti alır. Çünkü bir yere ait olmak, bu yer dışında kalan yerlere ait olmamayı da beraberinde getirir ve bu da daima bir düşmana karşı bulunma halidir –ve düşmanlar arasındaki bir yaşam daima kanlı olarak biter! Şöyle ki, etnik kimliğini bir kişilik olarak ortaya koyan biri, bir yandan kendini kusursuz bir “doğru”nun taşıyıcısı olarak algılarken, bir yandan da kendi kimliği dışında kalanların yanlışlığını ilan eder. Burada yapısı gereği her tür denetimden muaf tutulan “doğru”, kanlı bir amaç gütmektedir. Çünkü varlığını sadece ve sadece güç üzerinden tanımlayabilen bir “doğru”dur bu ve bu yüzden ancak yanlış olanı yok ettiği sürece kendi varlığını sürdürebilir. Gelgelelim, hal böyleyken, bu açık saptamalara karşın, hiçbir etnik yapı kendini “kan dökücü” olarak tanımlamaya yanaşmaz. Aksine her etnik yapı durmaksızın “doğru” olan kendinin insanseverliğinden, iyilikseverliğinden ve hoşgörüsünden dem vurur. Burada en belirleyici kavram “hoşgörü”dür. Çünkü böyle bir zemine uygun düşen ve her tür denetimden yoksun bir “doğru”yu bünyesinde taşıyan birinin, yanlışlıklar içindeki diğer insanlara karşı gösterebileceği en “iyi niyetli” tavırdır hoşgörüde bulunmak. Yani insanseverliğinden ve iyilikseverliğinden sual olunamayan etnik yapıların, dünyada bir arada yaşayabilmek için önerdiği en başat şeydir hoşgörü. Yani bir lütuf! “Doğru” olanın, yani güçlü olanın, canı istediği an vazgeçebileceği bir lütuf! Çünkü hoş görebilmek için belli bir gücün sahibi olmak, belli bir mevkide bulunmak ve belli bir yok etme olanağına sahip olmak gerekir. Yani, ancak ve ancak hor görebilme, yok edebilme olanağına sahip bir konumda bulunanlar hoş görebilir!

İşte, buradaki çözümlemenin sonucu, hoşgörünün ısrarla öne sürüldüğü gibi, birleştirici ve yapıcı bir unsur olmadığını da açıklıkla ortaya koyar. Hal böyleyken, hangisi olursa olsun, kişiliğini bir etnik yapıya emanet etmenin, etnik bir varoluş kipini benimsenin hiçbir haksızlığa çözüm getirmeyeceği açıktır. Ve elbette, ısrarla benimsenen bu etnik yapıların, birilerinin kendini diğerlerinin yaşamı için hoş görmeye koşulladığı ve diğerlerinin de bu birilerinden hoşgörü dilenmeye zorlandığı bir alan dışında hiçbir yaşama alanı oluşturmayacağı da açıktır. Gelgelelim, tüm bu esaslara rağmen yine de hoş görmeye devam etmek istiyorsanız, bilmelisiniz ki, bünyenizde taşıdığınız bu yapı, kan dökücü bir zihniyetin sual olunmaz emrinden başka bir şey değildir! Çünkü böyle bir biraradalık projesi daima kanlı biter!

***

Şu bir esastır ki, insanın düşündüğü gibi yaşaması, yaşama karşı etik bir tavır sergileyebilmek için çok ama çok büyük bir önem arz eder. İçi dışı bir olma durumuna işaret eden bir önemdir bu. Samimiyeti ve dürüstlüğü barındırır içinde. Riya ve yalandan uzak tutar insanı. Gelgelelim, yaşama karşı tam bir etik tavır sergileyebilmek için, insanın düşündüğü gibi yaşamasından önce, ne düşündüğü çok çok daha bir büyük önem arz eder. Zira bir kişinin her bir düşüncesinin, bizzat yaşayacağı şeyin bir teminatı olabilmesi için (içi dışı bir olma durumu bunu zorunlu kılar çünkü), kişinin, düşünceleri arasında bir bütün ve tutarlılığın olması gerekir.

Not: Bu yazı konuya ilişkin çeşitli tarihlerde, çeşitli yerlerde yayımlanan birkaç yazının gözden geçirilerek birleştirilmiş halidir.