Türkiye’de eğitim söz konusu edildiğinde onun öneminden söz etmeyecek bir kimseyle karşılaşmanız neredeyse olanaksızdır; fakat hal böyleyken, gazetelerin sayfalarında eğitime bir yer ayrıldığına tanık olamazsınız. Hemen her gazetede siyasete, ekonomiye, spora, seyahate, modaya ayrılmış özel sayfalar vardır –hatta bu konulardan bazıları için özel ekler bile çıkarılır– fakat eğitime özel bir sayfanın olmayışını bir kenara koyun, eğitime ilişkin bir yıl boyunca yapılan haber sayısı bile içler acısı bir durumdadır. Benzer şekilde haber sitelerinde de durum aynıdır –üst başlıklar arasında eğitime ayrılmış özel bir alan bulabileceğiniz haber sitelerinin sayısı bir elin parmaklarını güçlükle geçer –hatta geçmeyebilir de!

Kuşkusuz Türkiye’de eğitim önemlidir, herkesçe önemsenir; bu yüzdendir ki, sözgelimi koca bir sinema tarihin büyük bölümü, eğitilmiş insanların nasıl da korkak, nasıl da beceriksiz, nasıl da ahlaksız olduğunu gözler önüne seren fevkalade filmlerle yazılmıştır. Fakat ironi odur ki, bu tarihi yazanlardır eğitimi en çok önemseyenler! Bu filmlerde, eğitimli erkeklerin eğitimsiz erkek rollerine bürünüp, eğitimli erkeklere nasıl da yerinde bir hayat bilgisi dersi verdiklerine; eğitimli kadınların nasıl da küstah ve kibirli olduklarına tanık olmayanınız yoktur kuşkusuz…

Bir önem olarak eğitim, sıklıkla vurgulanan bir sloganla dile getirilir olmuştur çoktan –eğitim şarttır. Bu şekilde bir saygınlık kazanmıştır zihinlerimizde. Kuşkusuz bu yüzden olsa gerek, onun sorunlarıyla ilgilenen sendikalar ve STK’lar derhal çözmüşlerdir bu sorunları –ki süratle kendi alanlarının dışına çıkıp siyasi, ekonomik vb başka sorunları da çözmeye koyulmuşlardır çoktan.

Çözülmüş sorunları sonrasında eğitim(!), kuşkusuz ki önemini kaybetmemiştir halen. Değerlidir çünkü o; yer yer ortaya çıkabilecek aksaklıkların derhal giderilebilmesi adına ülke ekonomisinin en önemli payı ayrılmaktadır ona!..

Her geçen gün ironik bir şekilde çizilmekte olan bu tablonun sunduğu manzaraya ilişkin detaylar daha da aktarılabilir elbet. Fakat söz konusu bu tablo ne Türkiye özelindeki basit bir siyasi aymazlığın rastgele fırça darbeleriyle ortaya çıkardığı bir çirkinlik, ne de dünya genelinde siyasi, ekonomik vb değişkenlerin zorunlu olarak meydana getirdiği bir 21. yüzyıl eserinin ülkemizdeki yansımasıdır. Görünen o ki sorun, çok daha temelde, çok daha derindedir. Şöyle ki, eğitim ülkemizdeki unutkanlıklar içinde esas amacını ıskalamış –hatta başlı başına bir amaç sahibi olan bir etkinlik olmaktan bile uzaklaşmıştır çoktan. Kısacası eğitimin ne olduğunu unutan bir eğitilmişler ülkesinde yaşıyoruz uzunca bir süredir.
Peki nedir eğitim? Bu sorunun yanıtı için, belki de en başa, onun ilk olarak ortaya çıktığı yüzyıllara gitmek ve basit birkaç esası hatırlamak gerekiyor. Eğitimin nasıl, ne için ortaya çıktığını, kimler tarafından üretilen bir proje olduğunu zihinlere yeniden sunmak gerekiyor.
Kuşkusuz eğitim denen olgunun ortaya çıkışı için çok farklı tarihlemeler yapılabilir. Ancak, çağdaş anlamıyla, insanların bir arada yaşama olanaklarını artırmaya odaklanan ve herkes için bir hak olarak tanımlanan eğitimin, ilk ve esas olarak felsefe sayesinde, felsefenin bir ürünü olarak ortaya çıkmış bir etkinlik olduğunu pek az insan bilir. Her ne kadar, günümüzdeki akademik terimlerin büyük çoğunluğu (bizzat “akademi” terimi de dâhil olmak üzere) ilk filozoflarla nefes almaya başlayan kavramlar olsa da, ve okunmakta olan okulların isimleri bile ilk büyük filozofların okullarıyla aynı ismi taşısalar da (sözgelimi lise ve akademi gibi) bu esas neredeyse tümüyle unutulmuştur. Ve bu unutkanlığın faturası oldukça ağırdır; nitekim belki de insanlık tarihinin en büyük projesi olan eğitim kurumları, Türkiye’de artık ne bu büyük projeyi sürdürmekte ne de bizzat temel bileşenleri olan devrimsel özelliklerini taşımaktadırlar bünyelerinde.

Çünkü öncelikle felsefe dışlanmıştır eğitim kurumlarından, krizler içinde boğuşan pek çok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de çoklukla lise programlarında bir öğretim yılı içinde şöyle bir üzerinden geçilen basit ve öylesine verilen bir derse indirgenmiştir felsefe. Gerçi Türkiye’de kullanıma sokulan her eğitim sistemi öncelikle amaçlarını belirleme noktasında halen felsefeye başvurmaktan vazgeçmemiştir; fakat ilkin başvuru kaynağı olan bu disiplin göstermelik bir nostaljiden başka bir şey değildir çoktandır.

Nitekim temel amacı erdemli insan yetiştirmek olan eğitim kurumlarının bu amacından saptığı günden bu yana epey vakit geçmiştir ülkemizde. Öyle ki, Türkiye’de Anadolu Devrimi sonrasında adına seferberlik düzenlenen eğitim, ancak birkaç on yıl etkinliklerini hakkıyla sürdürebilmiş, daha sonrasında ise siyaset, ekonomi ve psikoloji gibi alanlara emanet edilerek adeta katledilmiştir. Siyaset, ekonomi ve psikolojinin eğitime biçtiği terminoloji içinde erdem denen şey, eğitimin temel amacı olmaktan çıkmak bir yana, deyim yerindeyse tam bir enayilik şeklinde tanımlanır olmuştur artık. İşte bu yüzdendir ki, ilk ve orta öğretimin bir deneme-yanılma döngüsüne terk edilmesi ile üniversitelerin birer meslek edindirme kursuna indirgenmesi bu vahim sürecin son aşamaları olarak yaşanmaktadır günümüzde. Dahası özel bir takım eğitsel etkinlikler bile, artık paketler halinde tüketilen birer hobi nesnesine dönüştürülmüştür çoktan.

Türkiye’nin uzunca bir süredir bir kriz halinde yaşadığı hemen herkesin malumudur. Fakat çoklukla zannedilenin aksine, bu krizin odak noktası ne ekonomi ne siyaset ne de başka bir şeydir: bu krizin adı eğitimdir! Ve kuşkusuz ki, krizden çıkabilmek için başvurulması gereken çözüm merkezi de odur!

Çünkü ancak eğitim sayesinde, güçlü olana değil, doğru olana gösterilmesi gereken düşünsel saygı ve tavır yaygınlaşabilir.

Çünkü ancak eğitim sayesinde, hak etmeden elde edilenlerin kaybedilme korkusuyla yalnızlaşılan yaşamların yerini, hak ederek elde edilenlerin paylaşma kıvancıyla çoğalan yaşamlar alabilir.

Çünkü ancak eğitim sayesinde, olanı değil, olması gerekeni hedefleyen tek disiplin olarak felsefeye odaklanılabilinir ve bizzat felsefenin bir ürünü olan eğitimle birlikte, her şeyin önceden belirlendiği pek bildik bir geleceğin yaşayıcıları olmaktan çıkıp, her şeyin yeniden belirleneceği bir geleceğin mimarları olarak sürdürebiliriz yaşamlarımızı.