“…doğrunun gelişmesi, ona sahip olan insanların onu kararlı biçimde savunmasına, uygulamasına, ona uygun davranmasına ve onu gerici, dar, tek yanlı görüşlere karşı iktidara getirmesine bağlıdır.” Max Horkheimer[i]

İnsan dışı hayvanlar: günümüzün endüstriyel ürünleri; bizlerin onları canımız çektiği an yiyebilmemiz için süratle beslenmeye zorlanan köleleri. Öyle ki, hemen hepimizin tiksintiyle karşılayacağı şeyleri yemeleri için çeşit çeşit işkencelere maruz kalmaları çok sıradan bir durum artık. Hormonlu, kimyasal vb gıdaları bir yana bırakın, bizzat kendi türünün cesetleri bile yedirilir onlara, deri artıkları, öğütülmüş tırnaklar, öğütülmüş kemikler, ayrıştırılmış dışkılar, şunlar, bunlar –aklınıza gelebilecek değil, gelemeyecek şeylerin hepsi! Bir an evvel kilo alıp bir an katledilmeleri ve karınlarımızı bir an evvel doyurabilmeleri için…

Hayvan olmayan bir hayvan olduğumuzu ne kadar iddia edersek edelim, bizler gibi birer hayvan olan bu canlılar –bizler gibi olan bu canlılar –bizler gibi bu sürat odaklı beslenme biçimine adapte olmakta çok zorlanırlar elbet. Fakat karınlarımızı bir an evvel doyurmaları için dahiyane bir çözüm üretiriz biz: o bol proteinli yiyeceklerinin yanında verebildiğimiz kadar antibiyotik veririz –ki bedenleri hızla gelişsin ve yaşamlarını sorunsuz bir şekilde kıpkısa bir zamanda bitirebilelim diye… Bu sayede doğal olmayan yaşamlarına karşı dirençlerini arttırırız onların; ve sonrasında görürüz ki, bu dirençleri aynı zamanda antibiyotiğe karşı da artmaktadır. Dahiyane tavrımızı sürdürür ve antibiyotiğe karşı dirençleri arttıkça daha fazla antibiyotik veririz biz de, ve onların antibiyotik direnci daha da artar; biz de daha daha fazla antibiyotik veririz dahi olduğumuzdan hiç kuşku duymadan, ve onların antibiyotik direnci daha daha da artar; durmayız biz, kuşkusuz ki en dâhisiyizdir hayvanların, daha da fazla, her seferinde bir öncekinden çok çok daha fazla antibiyotik vermeye devam ederiz, ve onların antibiyotik dirençleri her seferinde bir öncekinden çok çok çok daha fazla artar… Az pişmiş, pembemsi, bol yağlı bir ceset yemenin zevki için dâhice çözümler üretmeye devam ederiz yine –daha daha daha daha daha da fazla antibiyotik…

Sonuçlardan biri: ilaçların insanlar üzerindeki etkisi gün be gün azalır. Fakat bunu da dâhiyane bir şekilde çözeriz hemen, daha çok ilaç kullanmaya başlarız. Daha çok ilaç kullandıkça, ilaçların etkisi daha da azalır bünyelerimizde, ve yine dahi çözümümüze devam ederiz –daha çok ilaç, daha da çok ilaç, çok çok daha ilaç…

Önemi yok ama muhteşem mi muhteşem beslenme kültürümüzü geliştiriyoruz bu şekilde; ne yani muhteşem kebaplardan mı olalım birkaç ilaç yüzünden! Hatta daha da geliştirelim yeme kültürümüzü, hayvanları daha önce hiç yemediğimiz biçimlerde yiyelim, hatta daha önce hiç yemediğimiz hayvanları da yiyelim artık! Ne de olsa sığırları, koyunları, keçileri, tavukları, hindileri, levrekleri çeşit çeşit yedik yeterince, artık damaklarımız için yeni, yepyeni lezzetler lazım! Çeşit çeşit kuşlar da yiyelim bundan sonra, böcekler tüketelim gevrek gevrek, kırılmış omurgalarıyla bol omegalı yeni balıklar indirelim midelerimize, yarasaların da tadına bakalım ya da lezzetli mi lezzetli yılan kavurmaları yapalım, maymunların beyinlerini çorba yapıp içelim, fil burnundan mangallar yapalım, zürafa kuyruğunu haşlayalım, çekirgeleri cips gibi tüketelim kıtır kıtır, bol kıvrımlı solucan salatalarıyla süslensin sofralarımız, akrep başları kızartalım her pazar –bu arada kelle-paçayı asla unutmamalıyız elbette, her derde devadır kendisi!

Hayvan öldüren insan sayısı ile ölü hayvan yiyen insan sayısı arasındaki uçurumun derinliği hayranlık uyandırıcıdır. Görünen o ki, bu derinlik sürdüğü sürece bu beslenme kültürümüz de sürüp gidecek böyle… Elbette bir önemi yok bunun; karınlarımızı tıka basa hayvan yiyerek doyurma iştahımızın ne gibi bir faturası olabilir ki? Bir fatura olsa bile, her birimize tek tek kesilecek değil ya bu fatura! Hem biz asla hayvan yemeyiz, kırmızı ya da beyaz etlerdir midemize giren –hayvan cesedi değil!

Boşverin… Nasıl ki, büyük büyük kentler yapıp, gökleri delen binalarla geliştirdiysek mimari kültürümüzü, lokma lokma cesetler yemeye devam ederek yeme kültürümüzü de geliştiririz elbet. Ne de güzel bir lezzettir yaşını bile almamış bir kuzunun cesedini yemek, yağlı yağlı, az pişmiş, sulu, deniz tuzuyla birlikte… Ama tabii bu değil yaptığımız, ceset yemeyiz biz, sadece insan ölüsüne ceset denir değil mi? İnsan dışı ölü hayvanlar ise sadece birer leştir –ya da pirzola mı diyoruz biz onlara, bonfile mi, biftek mi, kontrfile mi, nuar mı, döş mü, baget mi? Ceset değil elbet!

Binyıllarca kadınları birer insan olarak görmeyen insanlık tarihimizi pek bir gururla hatırlayalım o halde şimdi. İnsanlığın en muhteşem zihinleri arasında yer alanlar dâhil hemen her erkeğin kadınları bir insan olarak görmediği muhteşem tarihimizi! Eşcinselleri birer hasta olarak görüp çeşit çeşit işkenceler yapan tarihimizi hatırlayalım? Hayvan haklarından söz edenlere kahkahalarla gülen pek bir gelişmiş zihinleri anımsayalım tekrar. Hatırlamaya ne gerek var, bunlar halen böyle değil mi zaten? Ama tarih kendi kendine düzeltmiyor mu her şeyi, gün geçtikçe gelişmiyor mu insanlık? Her şey düzelmeyecek mi kendi kendine –zaman geçtikçe –ve tarih ilerledikçe…

Elbette biz de savunuyoruz hayvan haklarını ceset yiye yiye, kadın haklarını savunuyoruz küfür ede ede, eşcinsel haklarına saygımız onlara bir hasta gözüyle bakmamızdan, göçmen haklarına saygımız onlara kardeş gibi davranmamızdan anlaşılmıyor mu yani? Bütün ötekilerin haklarını savunuruz biz, neyin hakkı varsa onu savunuruz –çelişkilerimiz sadece birer kusurdur üzerimizde, hiçbir sorumluluğumuzun olmadığı küçük, tatlı kusurlarımız! Hem sırası da değil şimdi, mızmızlanıp durmasalar bir, sıra kadınlara da, eşcinsellere de, göçmenlere de, hayvanlara da,  şunlara da bunlara da gelecek elbet; bitmez tükenmez ötekilerin hepsine birden vereceğiz haklarını. Elbette halledecek bunları erkek dünyamız, herkes sırasını beklesin yeter! Ama önce ekonomi,  önce siyaset, önce şu, önce bu, önce ben, önce ben…

Bir öncelik-sonralık sırası değil mi bunlar? Bunların hepsinden çok daha önemli, çok daha öncelikli sorunlarımız yok mu yani? Dünyanın iklimini bozmamızın, borsalardaki durumlara göre ne önceliği olabilir ki? Açlıktan, susuzluktan ölen insanların ne önceliği olabilir –dünyamız petrol sıkıntısı çekerken? Yemek yemenin ne etiği olabilir, etiğin ne önemi olabilir –göçmenlerin piyasalara etkisi bu haldeyken?…

İnsanlığın dile getirilen bir doğruyla aniden silkelenip kendine gelmesini beklemek kuşkusuz ki çok ahmakça bir beklenti değil mi? Zaten ne zaman kendimize geldik ki en son? Ay, güneş ve dünyanın arasına girer ve dünyanın güneşe bakan yüzü güneş ışınları yerine ayın gölgesiyle kaplanır. Dünyanın bu yüzünde bulunan insanlar der ki; ay, güneşi tutmuştur. Peki, şayet tutulan şey güneş değil de akıl ise, onu tutan nedir? Akıldan çıkan ışınların önüne geçen, aklın üstüne gölgesi düşen şey nedir? Akıl nasıl tutulur? Gerçeklik ağacını köklerinden koparıp inceleyemeye başladığımız bu çağda aklımız nerede, akıllarımız nerede tutuluyor?

Boşverin… Her şeyi kendi haline bırakalım, herkes ve her şey karşısında sorumsuzlaşalım. “İnsan herkes ve her şey karşısında sorumludur” sözü güzel bir roman cümlesi olmaktan öte ne anlam ifade edebilir ki? Kuşkusuz ki, “İnsan herkes ve her şey karşısında sorumsuzdur” da denebilir elbet –ve bu da pek edebi bir cümle olur anlamlı mı anlamlı.

İlk önce ben diyelim elbette, iki-üç kişilik dünyalarımıza hapsolalım, keyifli mi keyifli yaşayalım kendi halimizde… Üç milyar insanın lavabosu yokmuş –ne yani biz mi kurtaracağız dünyayı?

Eğitimin ne önemi var, kolay yoldan kazanılacak onlarca yol varken bir de eğitim yolunda mı yürüyeceğiz yani? Bir de bilimle mi uğraşacağız sözgelimi; durmaksızın lanetleyelim Darwin’i, onu ders kitaplarımızdan çıkaralım, akıllı mı akıllı tasarımları koyalım onun yerine –ve nihayetinde bir virüsün mutasyon geçirmesi için dualar edelim günlerce, aylarca, yıllarca –dileyelim de iyi huylu bir mutasyon olsun! Mutasyon mu, evrimin mekanizmalarından biri yani, evrim mi, sadece bir teori işte, kanıtlanmamış hiç –ama yine de her hasta olduğumuzda tıbba başvuralım biz…

Boşverelim bunları da… İki-üç kişilik dünyalarımız için sığınacak kuytu köşe bir yer bulalım ve güzel, keyifli bir hayat yaşayalım olsun bitsin her şey! Tek tek hiçbirimizin derdi değil ya bu konular! En ön sıralardan bir izleyici koltuğu edinelim, olan biteni, yaşananı seyre dalalım güzel güzel… Ya da şöyle böyle biraz bir şeylerden de anlamaya çalışalım; klimalı odamızdan, dışarıda kendini gösteren kışın şiddetini hiçbir şey hissetmeden anladığımız gibi…

Dört mevsimi bir odanın içine tıkılı şekilde her istediğimiz zaman yaşayabilmek ne de güzel ama!

Peki, şimdi ne oldu? Ne oldu şimdi? Bıkmaksızın kaçarak kuytu köşede yaşanılacak bir yaşamın mümkün olmadığını mı anladık yoksa? Yok, canım, doğayı katletmemizin ne önemi var? Aptal aptal hayatlar yaşamamızın ne önemi var? Hem bizim küçük dünyamızı tehdit edecek değil ya bu büyük büyük meseleler… Devam edelim, küçük mü küçük, sevimli mi sevimli yaşamlarımıza!

Peki, ne oldu şimdi? Tehditlerin kendi ülkemize, kendi kentimize, kendi evimize, dahası kendi bedenlerimize dek geldiğini fark ettik mi birden? Sahiden fark ettik mi? Yok yok, daha iklimin bozulmasına çok var, onu da gelecek kuşaklar düşünsün, filozoflar, yazarlar, bilim kurgu uzmanları kendi hallerinde senaryolar üretsin, ne de olsa bir Amerikan filmi değil mi yaşadığımız, birkaç bilim insanı gelir, kurtarır bizi…

Tehlikenin şiddeti günü geldiğinde köşe bucaklara da sirayet edinceye kadar, biz yaşamımızı keyifle yaşayıp gitmiş olurduk zaten değil mi? Peki şimdi ne oldu? Kör bir yaşamın bedenini taşımakla, söylediklerimizle yaptıklarımız arasındaki devasa uçurum içindeki ikiyüzlü yaşamlarımızla çok mutluyuz artık değil mi?

Gerçek gözlüğünü takmak yerine, gözlerimizi iyice bağlayıp, hiçbir şeyi görmeden hiç kimsenin bulamayacağı bir kuytu köşede yaşarken, nasıl da buldular şimdi bizi? “Küçük mavi nokta” gerçekten de bu kadar küçük müymüş yani? Suya sabuna dokunmadan yaşanan bir hayat ne de güvenliymiş meğer değil mi –şimdilerde en çok bunu yapmak zorunda kalmışken…

Ha o, ha da o yönetmiş bizi ne fark eder; ha o ha bu sistemin içinde yaşamışız ne önemi var değil mi? Bizler küçük yaşamlarımızda kendimizi, çoluğumuzu, çocuğumuzu kurtarmaya çalışıyorduk altı üstü –şimdi ne oldu böyle? Her fırsatta ikiyüzlülük yapıp, nerede çıkarımız varsa oraya koşarken, oraya gittiğimizde oralı, buraya geldiğimizde buralı olarak güllük gülistanlık yaşarken şimdi ne oldu?

Kapitalizmden nasıl kurtulabiliriz ki, öyle mi? Asla değiştirilemez bir sistem değil mi yani o? Her şeyi ele geçirmiş, herkesi kendine benzetmemiş mi çoktan? Öyle mi? Galiba çok çok küçük bir virüsü gözden kaçırmış ya da küçük bir virüsle tam bir felaketi örgütlemiş çoktan, kimsenin kaçamayacağı, kimsenin kuytu köşede kalamayacağı bir felaketi…

Kenarları tümüyle kat eden bir insanın ortadaki devasa boşluğu kavraması için ayağının kayması mı gerekir ille? Peki ya şimdi, kaydı mı ayağımız?

*

Yaşanmış olanı anlamak zordur. Yaşanmakta olanı anlamak ise daha zor. Daha daha zoru ise yaşanacak olanı anlayabilmek, öngörebilmek. En zoru da yaşanmakta ve yaşanacak olanı değiştirmek, değiştirebilmek…

Olan bitenleri bir anlam kümesi içine hapsetmek demek bir bütün olarak onları anlamak demek değil elbette –değiştirmekse hiç değil.

[i] Horkheimer, Max; On the Problem of Truth; The Essantial…, s. 420-422.

Alıntı, Max Horkheimer’ın Akıl Tutulması adlı kitabının Türkçe çevirisindeki önsöz üzerinden yapılmıştır: Bkz. Horkheimer, Max; Akıl Tutulması; çev. Orhan Koçak; Metis yay. İstanbul 1998; 4. basım Orhan Koçak’ın önsözü içinde s. 47.