Toplumsal sözleşmeye odaklanan filozoflar, bu sözleşmenin feshedilmesi durumunda herkesin yeniden doğal durumuna ve doğal haklarına geri döneceğini sıklıkla vurgularlar. Doğal durum ise çoklukla bir kaosa işaret eder, çünkü doğal haklar kaba güçlere ve her isteyenin yapabildiği ölçüde her istediğini yapabilme durumuna karşılık gelir.

Bu noktada şu soru sorulabilir, toplumsal sözleşme hangi durumlarda ya da nasıl ortadan kalkar?

Kuşkusuz bu soruya verilen en güzel yanıtlardan biri bir at tacirinin hikâyesini anlatan Heinrich von Kleist’ın Michael Kohlhaas adlı eserinde karşımıza çıkar. İlk olarak 1810’da yayımlanan bu hikâyede, üç karayağız atına yönelik haksız ve hileli bir rehin alma ve dahası bu atları haksızca işe koşma ve de atların başında bulunması için bıraktığı yardımcısına yönelik darp vb sebeplerden dolayı tüm bir toplum sözleşmesi aşama aşama ortadan kalkar. Ve sözleşmenin bu şekilde ortadan kalkması sonucunda Kohlhaas, adaleti yeniden tesis edinceye kadar doğal haklarına başvurur, bu da altı üstü üç karayağız at yüzünden neredeyse tüm ülkenin bir iç kargaşaya sürüklenmesine sebebiyet verir. Bununla birlikte hikâyenin sonunda toplum sözleşmesi yeniden devreye girecek ve adalet bir şekilde sağlanmış olacaktır. Ancak sözleşmenin feshedildiği süreç boyunca Kohlhaas, öncelikle karısını, daha sonra haksızlığa uğrayan yardımcısını ve dahası yakınındaki pek çok insanı kaybedecektir; bu kayıplarına karşı verdiği savaş esnasında da bizzat kendisi de bir adalet arayıcısı olmaktan çıkıp adeta bir bozguncuya dönüşecek ve pek çok köy ve kasabayı yakıp yıkarak pek çok cana da kıyacaktır. Nihayet adalet yerini bulduğunda ise, bu sefer de Kohlhaas vaktinde gelmeyen bu adalet uğruna idam edilerek bizzat kendi yaşamından da olacaktır.

Esasen hikâyedeki sürecin işlenişi günümüzde Türkiye’de sıklıkla yaşamaya başladığımız pek çok olayla da benzerlik gösterir; şöyle ki, Kohlhaas üç karayağız atına yönelik yapılan haksızlık karşısında yaşadığı tüm kızgınlığa rağmen derhal isyan etmez, gayet sağduyulu ve hukuka dayalı bir yol izler. Haksızlığı yapan senyöre karşı dava açmak için avukatına başvurur, ancak avukatından aylar boyunca yanıt gelmez, aylar sonrasında ise avukatı kendisine bu işten çekilmesini telkin eden bir mektup gönderir, çünkü dava açılan senyörün “yukarılarda” pek çok tanıdığı bulunmakta ve bu yüzden mahkeme davayı kabul etmemektedir. Kohlhaas yine de isyan etmez hemen, daha üst mahkemelere de başvurur, ancak sonuç yine değişmez: hiçbir mahkeme davayı kabul etmemekte ve dahası her geçen süreçte bu işten vazgeçmediği noktada haksızlığa uğrayan olmasına rağmen bizzat kendisinin cezalandırılacağına dair tehditler de almaya başlar. Kohlhaas, bu noktada bile isyan etmez, halen hukuksal yollarda ısrar eder ve yaşadığı dönemin en üst mercii olan hükümdara bir dilekçeyle başvurmayı düşünür, bu başvuru için yapacağı masraflar uğruna tüm malını mülkünü kelepir bir fiyata satmayı bile göze alır. Ancak bu başvuruyu yapacağı esnada karısından gelen hiç de parlak olmayan bir fikir Kohlhaas’ın ve içinde yaşadığı toplumdaki insanların yaşamını tümüyle değiştirir. Karısı Lisbeth, söz konusu dilekçeyi hükümdara Kohlhaas adına kendisi götürmeyi önerir, çünkü çeşitli tanıdıklarından dolayı bu işi Kohlhaas’a göre daha kolay yapabilecek bağlantıları söz konusudur. Ve Kohlhaas bu öneriyi kabul ederek karısı Lisbeth ve bir yardımcısını hükümdara dilekçeyi vermek için gönderir. Ve toplumsal sözleşmenin tümüyle ortadan kalkmasına sebebiyet veren olay da bu süreçte yaşanır; Lisbeth dilekçeyi ulaştırmak için çaba sarf ederken nedeni tam da anlaşılamayan bir olaydan dolayı hükümdarın bir koruması tarafından mızrakla yaralanır; Kohlhaas’ın yardımcısı tarafından güçlükle eve geri getirilen Lisbeth ancak birkaç gün daha yaşama tutunabildikten sonra son nefesini verir. Ve Kohlhaas artık, hukuksal olarak hiçbir şekilde adaletin yerini bulamayacağını anlamış bir halde olmasına rağmen, atları alanın adaleti geçmesine asla izin vermemek için tüm yardımcılarını yanına toplayıp isyan etmeye bu noktada karar verir…

Kuşkusuz ki Kleist, bu eserinde, atları alan birinin adaleti geçmeye kalkması durumunda toplum sözleşmesinin nasıl ortadan kalkabileceğini ve tek bir birey için bile olsa adaletin askıya alınarak yerine adaletsizliğin tesis edilmesinin sonuçlarının ne olabileceğine yönelik oldukça Rousseau’cu bir izleği takip eder. Daha da titiz bir okuma yapmak gerekirse, Kleist, hükmedenlerin çoklukla zannettiğinin aksine, adaletsizlik karşısında insanların bünyesinde yeşerecek duygunun korku değil öfke olacağını da gözler önüne serer ki, bu öfke, toplum sözleşmesi yeniden tesis edilinceye kadar önü alınamaz bir isyana neden verecektir.

Bununla birlikte günümüz Türkiye’sinde, elde ettikleri konumlardan dolayı birilerini ötekileştirme, küçümseme vb gibi yaklaşımlar ile kin ve nefret gibi duygularla hareket ederek, nihayetinde kendi haksızlıklarından doğan korkuyu bir cesaret olarak pazarlayıp, korkutmayı temel varolma biçimi olarak benimseyenlerce bu durumun böyleliğinin kolay kolay görülemez olduğu da açıktır. Bu yüzden haklı olanlara sözde bir ölçülülük, sözde bir sağduyu çağrısı yapmak gibi saçma sapan söylemlerden medet umulur olmuştur. Gelgelelim, ne haklılık korkaklıkla ne de korkaklık haklılıkla bir arada bulunabilir. Daha açık ifade etmek gerekirse, haklı olanları korkutmak hiçbir şekilde mümkün değildir! Nitekim birileri çalıp çırpacak, hiçbir nezaket sınırını tanımadan konuşacak ve bu birileri dışında kalan kişiler de tüm bunlara tahammül edecek şeklinde bir, bir arada yaşamı denklemi kurulamaz. Çünkü böyle bir denklem hiçbir koşulda çözülemez. Nitekim her bir insan tekinin rahatlıkla kavradığı esas şudur ki, hiç kimse, birileri kendisine hakaret etsin, zulüm etsin, kendisi de tüm bunlara tahammül etsin diye dünyaya gelmemiştir!

Elbette Kohlhaas’ın öyküsünden hareketle, adaletin tesisine ilişkin önemli bir sonuç daha çıkarmak gerekir. İlk filozoflar için dört büyük erdemden dördüncüsü olan adaletdikaiosyne, şayet bir erdem olarak eğitimin amaçlarından biri olması noktasında ele alınarak tesis edilmeye çalışılmaz da aksine zora ve baskıya başvurarak adaletsizlik bir adalet olarak benimsetilmeye çalışılırsa, herkesin bir kaosa sürükleneceği doğal durum kaçınılmaz olarak toplum sözleşmesinin yerini alacak ve bu da pek çok insan için, dahası tüm bir toplum için pek çok acıya sebebiyet verecektir. Çünkü ilk filozofların yerinde bir şekilde belirttiği gibi, diğer üç büyük erdemden (bilgelik–phrónesis, cesaret–andreios ve ölçülülük–sofrosýni) hiçbir şekilde ayrıştırılamaz olan adaletdikaiosyne (esasen hiçbir erdem-arete diğer erdemlerden ayrı düşünülemez), birilerinin kendi keyfiyetine terk edilmiş, bilgiden, cesaretten ve ölçüden yoksun bir şekilde pazarlanabilecek bir tüketim ürünü değil, bir arada yaşamanın vazgeçilmezi olan temel bir ilkedir.

Ve bu noktada şunu da belirtmek gerekir ki, ilkeler, ilke denen şeyler, mevcut durumu göz ardı etmeye yarayan teorik zırvalıklar olarak kullanılacak birer materyal olmadığı gibi bu şekliyle hiçbir anlam da taşımazlar. Aksine ilke denen şeyler, mevcut duruma karşı, tavrınızı ve duruşunuzu ortaya koyacağınız düşünsel dayanaklarınız olması ölçüsünde anlam taşır. Ki bu anlam ancak ve ancak bizzat yapıp-etmelerinizle gün yüzüne çıkar –söyleyip yapmamanızda değil –dahası hiçbir şey söylememenizde değil –daha da dahası bir şeyler söylermiş gibi yapmak adına aforizmik ifadelere sığınmanızda da değil! Nokta.

Bu yazıyı bitirmeden önce, son dönemlerde sıklıkla kullanıma sokulan saygı kavramına da değinmem gerekirse, öncelikle belirtmek gerekir ki, yaygın bir şekilde anlaşıldığı şeklinin aksine saygı, genele değil özele yönelen bir tavır ve duruştur. Ve bu özel olan da doğru ve haklı olana işaret eder. Şu halde, hiçbir şekilde bir görev olmadığı gibi, haksızlığa, yalana ve yanlışa karşı gösterilmesi gereken hiçbir saygı da yoktur –hiç olmamıştır da. Çünkü saygı denen esas, olan biten her şeye karşı gösterilmesi zorunlu olan bir tavır değil, sadece ve sadece doğru olana gösterilmesi gereken bir tavırdır. Yanlışa, yalana ve özellikle de haksızlığa karşı saygı duymak gibi bir tavırdan söz etmek bizzat saygı kavramına yapılan saygısızlıktan başka bir şey değildir.

Bu yazı için son söz olarak, güvenilir bir kaynaktan teyit edememe rağmen Mustafa Kemal Atatürk’e atfedilen şu sözü alıntılamam yerinde olacaktır kanaatindeyim: “Özgürlükten doğan bunalımlar ne kadar büyük olursa olsun, hiçbir zaman fazla baskının sağladığı sahte güvenlikten daha tehlikeli değildir.”