Öğrencileri kinik filozof Antisthenes’e Akropolis’e nasıl gidebileceklerini sorar. Filozof, kullanabilecekleri iki yol bulunduğunu söyler: birinci yol güvenli ve uzundur, ikinci yol ise kısa ve tehlikeli…

Kuşkusuz çağdaş zihinlerimiz bu iki seçenekle yetinmeyi asla kabul etmeyecek ve kısa ve güvenli olan bir üçüncü yolun olması gerektiğinde diretecektir hemen. Ama böyle bir yol yok!

***

1.ABİDE raporu ne söylüyor?

Şunu düşünün: zihninin en açık olduğu yaşlarda bulunan bir insanı –herhangi bir insanı… Her yıl 36-37 hafta boyunca okula gidip geliyor. Okulda dersler görüyor… 8 yıl boyunca… İlk 4 yıl boyunca haftada 30 saat, sonraki 4 yıl ise haftada 35 saat ders… Bu derslerin haftada 5 saati düzenli olarak matematiğe ayrılmıştır. Yani 8 yıl boyunca 1400’den fazla matematik dersi görmüştür. En az 1400 ders boyunca matematik anlatılan sınıflardaki sıralarda oturmuş, üzerinde işlemlerin, problemlerin, üçgenlerin, dörtgenlerin yazılı-çizili olduğu sınıf tahtalarına bakmış –belki de bu tahtalara bir şeyler yazmış, dahası belki de akıllı tahtalardaki görselleri izlemiş, öğretmenlerini dinlemiş, defterine notlar almış bir insan… Kısacası 8 yıl boyunca 1400’den fazla matematik dersi gören bir insan…

Ve sonuç şu: dört işlemi yapamıyor! 8 yıl geçmiş, 1400’den fazla matematik dersi görmüş ama 16’yla 18’i toplayamıyor. Çıkarma işlemlerini yapamıyor, çarpım tablosunu bilmiyor, “7 çarpı 8 kaç?” diye sorsanız yanıtlayamıyor, bölme işlemlerini yapamıyor… Yani Türkiye’de eğitim alan bir insan bu, Türkiye’de eğitim alıp her bin öğrenciden 164’ü arasında yer alan bir insan! Şu şekilde tanımlanıyor öğreni eksikliği: temel değil, temel altı bir eksiklik.

Temel altı öğreni eksikliği nedir, biliyor musunuz? … Temel değil, temel altı?

ABİDE, yani Akademik Becerilerin İzlenmesi ve Değerlendirilmesi adında Milli Eğitim Bakanlığınca 2015’ten itibaren yürütülmekte olan proje. Yukarıda sözü edilen istatistiki veri bu proje kapsamında 2018 yılında 4. ve 8. sınıf öğrencileri üzerinde gerçekleştirilen ölçme değerlendirme uygulamasının 8. sınıflara ait sonuçlarında yer alıyor. Meraklısı için, söz konusu uygulamaya ilişkin ayrıntılı rapor bakanlıkça 2019 Temmuz ayında yayımlandı, internet üzerinden ilgili herkes ulaşabilir –lütfedip okuyabilir.

Medyada, bir paragraflık ajans haberi dışında çok da önemsenmeyen bu rapora göre ülkemizdeki her 100 öğrenciden,

  • matematikte 16,40’ı temel altı, 36,60’ı temel
  • Türkçede 1,60’ı temel altı, 23,50’si temel
  • fen bilimlerinde 9,40’ı temel altı, 30,40’ı temel
  • sosyal bilgilerde 4,40’ı temel altı, 20,50’si temel

düzeyde öğreni eksiklikleri içinde…

Yani ilk ve ortaöğretimde amaçlanan başarı düzeyinin orta düzey bir sonuç olduğu göz önüne alınırsa, Türkiye’de matematik eğitiminde yüzde 53,00; Türkçe eğitiminde yüzde 25,10; Fen Bilimleri eğitiminde yüzde 39,80; Sosyal Bilgilerde ise yüzde 24,90 oranında bir başarısızlık söz konusu. İlk 8 yıllık eğitim süreci için durum bu.

Günümüz Türkiye’sinde her kuşakta yaklaşık bir milyon 400 bin öğrenci bulunuyor. Bir milyon 400 bin öğrenci! Yani her yıl matematikte temel altı öğrenilere sahip olmayan, toplama, çıkarma, çarpma, bölme işlemlerini yapamayan yaklaşık 230 bin öğrenciyle lise eğitimine başlanıyor. Yani basit birinci ve ikinci sınıf düzeyindeki ders kazanımlarından yoksun 230 bin öğrenci liselere gönderiliyor… Dahası da var, bu öğrencilerle birlikte toplam yaklaşık 742 bin öğrenci de temel öğrenilerden yoksun. Yani basit düzeyde bir denklemi çözme kazanımından yoksun yaklaşık 742 bin öğrenci liselerde eğitim hayatına başlıyor. Her iki öğrenciden biri değil, daha da fazlası!

***

2.Daha önemli olan konular mı var?

Gerçi eğitime ilişkin bunlardan söz etmek kuşkusuz ki çok demode artık! Pek güzel, pek doğru eğitim modellerinden söz edebiliriz bunlar yerine, birkaç adımda her şeyi öğretiveren modellerden söz edebiliriz –sözgelimi son zamanlarda pek moda olan evimizde yatağı yorganı bile eksik olmayan Montessori’den… ya da çoklu zekâ modellerinden, tam öğrenme modellerinden, öğrenci merkezli sistemlerden, ödevsiz okullardan, çift öğretmenli sınıflardan falan… Elbette aranızda bu sistemlere ilişkin yaldızlı sertifika sahibi birileri vardır ve onlardan biri de sizsinizdir belki, ve kuşkusuz öbürlerinin değil de sizin sertifikanız daha bir gerçek daha bir güvenilirdir; çünkü siz ordan burdan değil de en doğru yerden almışsınızdır bu sertifikayı –öyle değil mi ama, nedir ki eğitmen olmak demek, üç dört aylık bir kurs sonunda alınan bir sertifikayla hemen uzmanlaşılıverilen bir meslek olmak dışında –pardon siz üç dört ayda değil de birkaç yılda mı aldınız sertifikanızı, hatta yurtdışından mı aldınız, merak etmeyin, asla sizi kastetmiyorum, kuşkusuz ki en gerçeğidir sizinki, kuşkuya kapılmayın asla, ne de olsa koca koca üniversite isimleri yazmıyor mu üzerinde!

1400’den fazla matematik dersi sonunda her altı öğrenciden birinin çarpım tablosunu ezberlemesini dahi sağlayamayan bir ülkenin eğitim gündemi için kuşkusuz ki en öncelikli konulardır bunlar. Ne de olsa, A değil de B eğitim sistemi uygulansaydı çarpım tablosunu bilmeyen öğrenci olmazdı hiç, ya da bilmem ne merkezli pek muhteşem modellerden biri bu sorunu derhal çözerdi elbet! 1400’den fazla ders sonunda modelin muhteşemliği tüm öğrencilere ezberletmiş olurdu çarpım tablosunu… Şayet yeni bir sistem ya da yeni bir modelle çözüm üretemezsek, halen umutsuz olmaya gerek yoktur; hemen 1-2 ayda TYT konularını (yani 9 dersin en az 2 yıllık programını) dört dörtlük öğreten yüzlerce kurum yok mu etrafta –garantili mi garantili– onlara danışalım derhal, bir çözüm üreteceklerdir elbet! Ya da öğrencilerin tüm eksikliklerini fark eden, her öğrenim sorununu hemen çözüveren yazılımlar yok mu çağımızda, bir yazılımla öğretiveririz çarpım tablosunu!

Telaşa mahal yok! Bütün mesele Türkiye’ye en uygun eğitim sistemini bulmak –değil mi?  Bu sistemi bulduk muydu her şey yoluna girecektir hemen… Şu halde hemen eğitim kuramlarından bahsedelim –hangi kuramın daha geçerli olduğuna karar verelim bir an evvel, olsun bitsin bu iş. Olmadı yepyeni bir eğitim kuramı geliştirelim… Pardon, buna ne gerek var, “eğitime bilimsel bir şekilde yaklaştığımızda” her şey yoluna girmeyecek midir zaten? Sorun “yeterli öğretmen olmadığından” kaynaklı değil midir yani? Atanamayan öğretmenleri atadığımızda her şey düzelecektir kuşkusuz –basit bir sınavda, çok basit bir sınavda yalnızca yüzde 30’larda başarı sergiledikleri için atanamayan öğretmenlerin haklarını aramak değil mi esas sorunumuz? Pardon, çok pardon, bu son cümle pek çok kimse için pek rahatsız edici oldu sanırım; kendi düşüncelerinin onaylanmadığını gördüğünde derhal huzursuz oluveren pek duyarlı pek haklı kimselerden biri olan sizi rahatsız etmek istemem elbet, merak etmeyin, asla sizi, sizleri kastetmiyorum, rahatça devam edin yaşamınıza, haklılıklarla dolu, dopdolu yaşamlarınıza!

Elbette dört işlemi ya da daha özelinde çarpım tablosunu öğretmek çok zor bir iştir, üzerine iyice kafa yormak gerekir değil mi ama?

Bir çarpı bir, bir. Bir çarpı iki, iki. Bir çarpı üç, üç. Bir çarpı dört, dört. Bir çarpı beş, beş. Bir çarpı altı, altı. Bir çarpı yedi, yedi. Bir çarpı sekiz, sekiz. Bir çarpı dokuz, dokuz. Bir çarpı on, on. İki çarpı bir, iki. İki çarpı iki, dört. İki çarpı üç, altı. İki çarpı dört, sekiz. İki çarpı beş, on. İki çarpı altı, on iki. İki çarpı yedi, on dört. İki çarpı sekiz, on altı. İki çarpı dokuz, on sekiz. İki çarpı on, yirmi. Üç çarpı bir, üç. Üç çarpı iki, altı. Üç çarpı üç, dokuz. Üç çarpı dört, on iki. Üç çarpı beş, on beş. Üç çarpı altı, on sekiz. Üç çarpı yedi, yirmi bir. Üç çarpı sekiz, yirmi dört. Üç çarpı dokuz, yirmi yedi. Üç çarpı on, otuz…

Baksanıza yüzde 30’u bile ne kadar hacim kaplıyor. Bir öğretmen, birkaç öğretmen, öğretmenler nasıl öğretebilir ki bunu, aşağı yukarı 1400-1500 derste?!

İyisi mi, eğitime ilişkin daha önemli daha öncelikli konulardan söz etmeye devam edelim biz… Bunlar çok da önemli değil nasıl olsa…

***

3. Bu faturanın sorumlusu kim?

Elbette şu aşina teşhisler çok mu çok doğrudur: sorun sistemdedir, çok yanlış bir eğitim sistemimiz vardır; sorun bakanlıktadır, hiçbir zaman eğitimden anlayan bir bakanımız olmamıştır; sorun programlardadır, çok yanlış öğretim programları kullanılmaktadır; sorun okullardadır, okullarımız çok yetersizdir… falan.

Hayır, hayır asla öğretmenlere dokunmayalım. Onlar çok kutsal, çok değerli bir mesleği icra ediyorlar zira; 1400-1500 saat ders verip de çarpım tablosunu dahi öğretememişlerse sorun onlarda nasıl olabilir ki? Elbette ki sorun öğretmenlerde olamaz, bu yüzden birkaç matematik sorusunu bile çözemese de matematik öğretmenleri yetiştirmeye devam edelim biz, diplomalar verelim onlara, yurdun dört bir yanına atamaya devam edelim; tek bir fizik sorusunu çözemeyen insanları fizik öğretmenleri yapalım, dilekçe yazamayan insanlar Türkçe öğretmeni olmaya devam etsin… Ne de olsa yapmadık mı bunu vakti zamanında, 1990’larda pek önemli mühendisleri, pek değerli iktisatçıları öğretmen yapmadık mı bir kez, yine yapalım –20 yıl sonrasında da eğitimle ilgili her karar verici makama onları atayalım yine!

Ne de olsa bu metnin yazarı da bir öğretmen olduğuna göre, öğretmenlerin hiçbir kusuru yoktur, sorun sistemdedir, bakanlıktan kaynaklıdır, ders programının yanlışlığındandır, yeterli ders saatinin olmamasındandır, okul ortamının yetersizliğindendir gibi söylemleri geliştirelim biraz daha… Zaten ne kadar maaş alıyoruz ki, onca emeğimizin karşılığında? Sözgelimi şöyle yaşamıyor muyuz zaten: çağrıldığımız bir etkinliğe gidiyor, çaylarımızı içiyor, ikram edilenleri yiyor ve sonrasında tüm hesabı öğrencilerimize, pardon bakanlığa, olmadı velilere, ne bileyim işte başka birilerine ödetmiyor muyuz? Kuşkusuz birileri çay içmeyi bile doğru düzgün beceremiyor bu toplantılarda, dahası bizim çay içmemize bile doğru düzgün eşlik edilemiyor, ne yani bunlar mı ikram edilmeliydi bizlere, şu özel okulda 6 aydır maaşlarını mı alamıyorlarmış, neden tek kelime etmemişler peki, pardon hangi konu için toplanmıştık burada, kaynaştırma öğrencileri mi, üff… bizim okulda her şey berbat, düşünsene haftada 20 saat derse giriyorum, şu salona bak, bunun için mi topladılar bizi buraya, canım özel okullar da parayı götürüyor, valla çocuklara hiç yüz vermeyeceksin, bıktım artık bu meslekten…

Her durumda haklıyızdır bizler, her durumda ve her koşulda masumuzdur öyle mi? Pek kutsal, pek değerlidir bizim mesleğimiz, bizim rezaletimiz!!!

***

Ne yapılabilir?

Antisthenes haklı. Sadece iki yol var. Ya uzun ve güvenli ya da kısa ve tehlikeli bir yoldan yürümek gerekiyor. Bununla birlikte anlaşılan o ki, ısrarla kısa ve güvenli bir yolun da olduğunu öne sürenler bitmeyecek asla –her şeyi bir iki cümlede çözüveren pek bilmiş pek duyarlı kimseler. Şu halde sadece basit bir bilgi için şunu belirtelim, söz konusu olan bir olasılık hesabıysa şayet, bir de uzun ve tehlikeli olan dördüncüsü de vardır. Bilginize.