Cumartesi, Aralık 3, 2022

Akdeniz

Serap Mumcu — İtalya
Serap Mumcu — İtalya
27 Aralık 1981 Ankara doğumluyum. 2005 yılında Ankara Üniversitesi Tarih Bölümünden mezun oldum. Aynı üniversitede yüksek lisansımı tamamlayıp 2009 yılında İtalyan Hükümetinin yabancı öğrencilere vermiş olduğu bursu kazanıp Venedik’e geldim. Venedik Ca’ Foscari Üniversitesi ve Venedik Devlet Arşivi’nde uzun yıllar tarihi araştırmalar yaptım. Padova, Verona ve Venedik Ca’ Foscari Üniversitesi’nin ortak bütünleşik doktora programını tam puan ile bitirdim. Doktora tezimi 16. Yüzyıl’da Rüstem Paşa veziratındaki Osmanlı Elitleri ve Devletin o dönemki yapılanması üzerine İtalyanca olarak sundum. 22 Eylül 2018’den beri Tarih ve Edebiyat profösörü Davide Geronazzo ile evliyim.

Temmuz ve Ağustos aylarında tüm Akdeniz’i etkisine alan sıcak hava dalgası büyük orman yangınlarına neden oldu. Akdeniz coğrafyasının kaderi olduğu üzere sabotajlar, kötü yönetimler, tedbirsizlikler, kötü niyetler de yangınların boyutunu daha da büyüttü. Oysa Akdeniz adlı eseriyle tanıdığımız ünlü Fransız tarihçi Fernand Braudel’i biraz okusalardı bilirlerdi, bu iklimin neye ihtiyaç duyduğunu. Kendi tarihlerinden de biraz haberdar olsalardı ihanet etmezlerdi bu güzel coğrafyaya belki de.

Tarih boyu yaşanan felaketler silsilesinde Akdeniz coğrafyası, her sene bitmek bilmeyen talanlara uğruyordu; çünkü bu bölge uzun yüzyıllar boyunca dünyanın merkezi kabul edilmişti. Akdeniz’e kıyısı olan devletler her kış donanmalarını hazır etmek için canla başla mücadele ederler ve ilkbaharın gelişiyle sefere çıkarlardı. Kolay iş değildi elbette. Coğrafyayı tanıyan denizcilere ihtiyaç vardı. O zamanın teknolojisi ile üretilen gemiler hatırı sayılır bir esirin fiziki çabasıyla asıldığı küreklerinin dönmesiyle hareket ederdi. Gemilere erzak tedariki ve en önemlisi de su takviyesi yapmak önemliydi. Konaklama yerleri güvenli olmalıydı. Donanmalar öyle on on beş gemiyle hareket etmezdi. En iyi zamanlarında 200’ün üzerinde gemisini sefere çıkarmayı başaran ülke, seferden büyük ganimet elde ederek dönecek donanmanın yolunu gözlerdi.

16.yüzyıl Akdeniz’inin iki büyük gücü olan İspanya ve Osmanlı Devleti donanmaları her ne kadar Akdeniz’de defalarca karşı karşıya gelmiş olsalar da, esasında büyük resme baktığınızda bu mücadeleden kimsenin pek de büyük kazançlar elde etmediğini görürsünüz. Bugün tarih kitaplarımızda kahramanlık destanları edasıyla adları zikredilen Barbaros Hayreddin, Turgut Reis, Kılıç Ali gibi denizci komutanlar esasında korsanlık ve yağmadan gelme birer kaptandı. İtalya kıyılarına her sene düzenledikleri akınlarla düşmana korku salmaktaydılar.

Barış zamanı kendi başlarına serbest hareket etme imkanına sahip olsalar da sefere çıkılacağı zaman donanmalarını bağlı bulundukları devletin hizmetine sunmakla yükümlülerdi. Bir kara devleti olarak teşkilatlanan Osmanlı Devleti, Barbaros Hayreddin Paşa’yı kapudan-ı deryalığa getirip donanmasını Akdeniz’i iyi tanıyan, ama sarayın getirdiği protokol kurallarına pek de riayet etmeyi tercih etmeyen bu düzen bilmez kaptanlara teslim etmişti.

Öteki tarafta ise Cenovalı ünlü kaptan Andrea Doria ve donanmasının kahramanlık öyküleri anlatılır. Her ne kadar İspanya Kralı V. Karlos’un emrinde donanmanın başına Osmanlılara karşı mücadele etse de esasında Doria da en büyük rakibi Barbaros Hayreddin gibi Akdeniz’in azılı korsanlarından biriydi.

TARİHSEL POLİTİK BENZERLİĞE DİKKAT

Fakat burada tarihsel açıdan günümüz politik yapısı ile olan bir benzerliğe dikkatlerinizi çekmek isterim. 1550’li yıllarda Osmanlı Devleti’nde Damat Rüstem Paşa’nın kendi iktidarını sağlamlaştırmak için bir takım tedbirler almış olduğunu görmekteyiz. Rüsteme’e göre öncelikle saray her şeye hakim ve tek karar veren makam olmalıydı. Bu nedenle donamanın başına sarayın emirlerini yerine getirmeyen bir komutanın atanması doğru olmazdı. Saraydan yetişme biri ise daima iktidarın çıkarlarını gözetmeyi baş vazifesi sayardı. Tam da bu dönemde Rüstem’in emirkomuta zincirine girmeyi kesinlikle istemeyen Kapudan-ı Deryası Barbaros Hayreddin Paşa vefat etmişti. Barbaros’un vefatından hemen önce Rüstem Paşa defalarca kez tersaneti ziyaret etmiş ve Barbaros’tan donanmanın durumu hakkında ayrıntılı raporlar istemişti.

Barbaros tarafından Rüstem’e kalfaları aracılığıyla takdim edilen donanma raporuna ben Venedik Devlet Arşivi’nde ulaştım. Bu ölümün ardından planlarını hayata geçiren Rüstem tarafından önce Sokullu Mehmet Paşa sonra da öz kardeşi Sinan Paşa donama üzerinde denetim sağlanması maksadıyla donanmanın başına getirilmişlerdi. Oysa hep söylendiği üzere bu iki kaptan da yüzme dahi bilmezlerdi. Ama bu çok da bize has bir gariplik olarak algılanmamalı; Venedik Cumhuriyeti’nin deniz kuvvetleri komutanları içinde de pek azları yüzme bilirdi. Sarayın emirlerini harfiyen yerine getirmekle mükellef olan atanmış komutanlar seferi tek başlarına idare etme yetisine sahip olamadıkları için Barbaros’un varisi Turgut Reis ve onun komutasında yetişen deneyimli denizcilerle denize açılmak zorunda kalırlardı.

Turgut Reis denize açıldıktan sonra saraydan gelen emirleri yerine getirmez; hatta çoğunlukla Osmanlı Devleti’nin stratejik ortakları olan Fransızların ve Venediklilerin gemilerine de saldırmaktan geri durmazdı. Bütün bu kural dışı eylemler sefer sırasında uzun uzun yazılmış mektuplarla Rüstem Paşa’ya iletilir; o da emirlerine itaat etmeyen bu isyankar denizcileri sultana şikayet eder; sonra da yabancı diplomatların bu konudaki şikayetlerini dinler ve onlara suçluların gerekli cezayı alması için elinden ne geliyorsa yapacağının talimatını verirdi; yapardı da üstelik Venedik Devlet Arşivi’nde Rüstem Paşa’nın Turgut Reis’in seferlerde elde ettiği başarılara rağmen onu gözden düşürmek için kurmuş olduğu komplolar ve açmış olduğu davalarla ilgili çok sayıda belgeye rastladım.

Rüstem Paşa veziratı günümüze ışık tutacak çok büyük bir örnek teşkil ediyor benim için. Bu nedenle doktora tezimi bu tarihsel kişilik ve onun çerçevesinde gelişen olaylar üzerine hazırladım. Devlet yönetiminde nepotizm dediğimiz akranını kayırmanın, akrabalarını en yüksek makamlara çıkarmanın, yetenekleri olanların ise ileride bir tehlike teşkil edeceği için merkezi yönetimlerden uzaklaştırıldığı bir dönemden bahsediyoruz.

DİNİN SİYASİ KULLANIMI

Bu dönemin Muhteşem Süleyman’ı hem Doğu’da hem Batı’da sınırlarını büyütmeye çalışmakta; her sene Macaristan üzerinden sefere yolladığı kara ordusunu ve İspanya üzerine sürdüğü donanmasını finanse etmek zorunda. Bununla da bitmiyor: Doğu’da en büyük rakibi olan Safevi Devleti ile de mücadele etmek zorunda. Batı’ya orduyu sürerken çok da zorlanmıyor; çünkü kafir üzerine sefere çıkmak ve ganimet elde etmek o dönemin Müslümanlık anlayışında oldukça kıymetli bir çaba olarak addediliyor. Oysa Doğu öyle mi? Orada da başka bir Müslüman devlet hüküm sürmekte ve üstelik bu devletin kurucuları Anadolu erenlerinden yani kızılbaşlardan meydana geliyor. Bu devlete karşı Sultan Süleyman bir argüman geliştirmek zorundaydı ve seferde askerlerinin karşısında atı üzerinde gerçekleştirdiği ayak divanına elinde Kuran-ı Kerim’le çıkmıştı. Esasında kutsal kitapla kitlelere seslenmek günümüzden çok daha önce denenmiş bir politikaydı. Osmanlı Devleti’nde Sünni-İslam rejiminin yerleşmesi tam da bu dönemde denk gelmektedir.

Venedik Arşivi’nde bulduğum bazı belgelerde Sultan Süleyman’ın halkı camilere gitmeye alıştırmak için baskı uyguladığına ve müezzinlerin de her gün farklı bir camiide olmak üzere görevlendirildiğinden bahsetmektedir. Dönemin Şeyhülislam’ı olan Ebussuud Efendi’nin de devletin sünnileşmesine olan katkıları elbette büyüktü. Ünlü fetvalarının kopyalarına da yine aynı arşivden ulaştım. Venedik Arşivinde Kızılbaş olarak tanımladığı Safevilerden ve onların Anadolu ile olan temaslarına ait dökümanlar bulmak da mümkün. O dönemde İstanbul’da görev yapmakta olan baylosların (mukim elçi) raporlarında Balkanlarda sağlanan otoritenin Anadolu’da sağlanamadığı ve Safevi Şahı’nın bir çağrısı ile Üsküdar’dan Safevi sınırına kadar tüm halkın yönünü Şah’a döneceğinden bahsedilmektedir.

BU HİKAYE BURADA BİTMEZ

Bütün bu anlattıklarıma dair belgeleri İtalyanca dilinde kaleme aldığım doktora tezimde bulmak mümkün. Kısa bir süre sonra Türkçe çevirisi tamamlanacak olan tezimi okumanız beni elbette çok mutlu eder.

Yabancı arşivlerde uzun yıllara dayanan arşiv çalışmalarım neticesinde görüyorum ki Akdeniz’de biz hep yağmacıları, korsanları ve onların destansı öykülerini konuşuyoruz. İtalya, Yunanistan ve İtalya’nın çeşitli bölgelerinde hala İnebahtı Deniz Savaşında Türklere karşı elde ettikleri zaferler kutlanır. Oysa kimse hatırlamaz Osmanlı donanmasını meydana getiren denizcilerin büyük çoğunluğunun gayrimüslim olduğunu. İyi insanların belki de anlatılacak o kadar süslü hikayeleri yoktur yahut tarih sadece kazananların haklı olduğu bir gerçekliği önümüze sunar. Bütün bunları uzun uzun tartışabiliriz elbette.

Bu hikaye burada bitmez ve bu konu üzerine söyleyebileceğim şeyler için bu yazdıklarım belki bir girizgah dahi etmez; ama yine de bir yerlerden başlamak gerek ve tarihte ne yaşadı ne gördü bu topraklar bunları bilmek gerek.

PolitikYol'da yayınlanan yazılar her gün öğlen mailinizde!

Serap Mumcu — İtalya
Serap Mumcu — İtalya
27 Aralık 1981 Ankara doğumluyum. 2005 yılında Ankara Üniversitesi Tarih Bölümünden mezun oldum. Aynı üniversitede yüksek lisansımı tamamlayıp 2009 yılında İtalyan Hükümetinin yabancı öğrencilere vermiş olduğu bursu kazanıp Venedik’e geldim. Venedik Ca’ Foscari Üniversitesi ve Venedik Devlet Arşivi’nde uzun yıllar tarihi araştırmalar yaptım. Padova, Verona ve Venedik Ca’ Foscari Üniversitesi’nin ortak bütünleşik doktora programını tam puan ile bitirdim. Doktora tezimi 16. Yüzyıl’da Rüstem Paşa veziratındaki Osmanlı Elitleri ve Devletin o dönemki yapılanması üzerine İtalyanca olarak sundum. 22 Eylül 2018’den beri Tarih ve Edebiyat profösörü Davide Geronazzo ile evliyim.
spot_img
PolitiYol Telegram'da
PolitikYol.com Podcast

GÜNÜN YAZILARI

SÖYLEŞİLER

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,160TakipçilerTakip Et
52,106TakipçilerTakip Et
9,354AboneAbone Ol

GÜNDEM

ÇEVİRİLER

Bir Cevap Yazın

YAZARIN DİĞER YAZILARI