Ahmet Ümit PolitikYol’a konuştu | “AKP eleştirdiği her şeye döndü”

Murat Aksoy
Kabataş Erkek Lisesi'nde, Erciyes Üniversitesi İİBF İşletme okudu. İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde İnsan Hakları Hukuku Bölümü'nde Yüksek Lisans eğitimi aldı. 1996’da Yeni Yüzyıl ve Radikal gazetelerinin Yorum sayfalarında başlayan yazı serüveni, 2005’te Yeni Hukuk Dergisi’nde Yayın Koordinatörü olarak devam etti. Daha sonra Yeni Şafak’ta editörlük ve köşe yazarlığı yaptı. T24, Millet, Yeni Arayış’ta yazdı. Türkiye’nin pek çok kanalında siyasi yorumlarda bulundu. TV Net ve Halk TV’de program yaptı. Yayınlanmış dört kitabı (Başörtüsü-Türban, Sosyal Demokrat Parti Krizi/Sol Arayışlar, Küresel Kapitalizmin Krizi (Osman Ulagay ile) ve Silivri’den Özgürlüğe) bulunmaktadır.

Son romanı “Kayıp Tanrılar Ülkesi” ile yine bize ait bir gerçekliğin izin süren yazar Ahmet Ümit’le edebiyattan hayata ve siyasete dair uzun bir söyleşi yaptık. Ümit edebiyat kadar siyasette de önemli tespitler yaptı. Ümit siyasi iktidarın pratikleri ile ilgili olarak; “AKP eleştirdiği her şeye kendisi dönüştü. Mesela, tek parti dönemini yoğun bir şekilde eleştiriyordu, CHP’yi tek partiyle özdeşleştiriyor ve eleştiriyordu. Oysa bugün tek parti zihniyetini temsil eden bir partiden bahsedeceksek o, AKP’dir.” diyor.

Türk edebiyatının en üretken yazarlarından birisi kuşkusuz Ahmet Ümit. 27 kitabı “Kayıp Tanrılar Ülkesi” geçen ay yayımlandı. Her kitabında hep aynı heyecanı duyan Ümit’le sadece son kitabını değil, siyaseti de konuştuk.

Romanlarının gerçeklerden hareketle yazdığını söyleyen Ümit, Gezi olaylarının özel bir dönem olduğunu ifade ederek, o dönemi yazmak istediğini söyledi.

Son ayın enflasyon oranından son anketlere kadar her alanda hakim olan Ümit, HDP’nin kapatılması davası ile ilgili olarak da; “HDP’yi Kürtleri dışlamanın Türkiye’deki sosyal barışa, iç barışa bir katkısı olacağını da düşünmüyorum. Eğer Türkiye’de gerçekten güçlü bir toplum yaratacaksak, insanları baskı altına alarak, onları ötekileştirerek, dışlayarak değil, tam tersine daha fazla özgürlük daha fazla demokrasi ile sağlayabiliriz.” diyor.

Son kitabınızla ilgili pek çok söyleşi çıktı. Bu yüzden ben kitaptan çok sizin hayatınız, edebiyat, gerçeklik ve siyaset üzerine konuşmak isterim. Şuradan başlayayım, edebiyat ve gerçeklik ne ifade ediyor sizin için?

Edebiyat ve gerçekliği şuradan yola çıkarak değerlendirmek gerekir: Sanat nedir ve onun adeta ilk biçimi olan edebiyat nedir? Bunların hayatla ilişkisi nedir? Buna bakmak lazım. Baktığımız zaman şu basit çözümlemeyi yapabiliriz.

Edebiyat ya da sanat hayata tutulan bir aynadır. Bu öyle bir ayna ki, bütün insanların diğer zihinsel etkinliklerinde son derece farklı ve son derece kapsayıcıdır. Özel bir alandır, çünkü estetiğin kurallarına göre üretilir. Estetiğin kurallarına göre düşünceler, duygular anlatılır. Bence en önemli özelliği budur.

Peki kapsayıcılık?

Bu da önemlidir. Hayata tutulan kapsayıcı bir ayna olduğu için edebiyatın ya da sanatın gerçekçi olması onun kalıcı olmasını sağlayacaktır. Şöyle ki; mesela politik olarak aslında kralcı olan, politik olarak muhafazakâr olan, politik olarak faşist olan ya da politik olarak kendi tümüyle belli bir düşünceye adamış yazarlardan söz edebiliriz. Örnek olarak Balzac böyleydi, Dickens böyleydi, Dostoyevski böyleydi. Ama yazdıkları eserler, son derece gerçekçi romanlardı. O nedenle her zaman insanlığın ilerlemesini ya da insan ruhunun gelişmesini, insanoğlunun kendisini eleştirmesine olanak verebilecek ölümsüz yapıtlar ortaya koydular. Onları büyük yapan şey elbette sadece hakikati anlatmaları değil aynı zamanda yazdıkları dillerde bu gerçekliği güzel anlatabildikleri için kalıcı oldular.

İşte bu yüzden edebiyat gerçekçi olmak zorundadır. Çünkü o ayna bize güzel yanlarımız kadar kusurlarımızı göstermezse o edebiyatta, biraz sorun ve sıkıntı var demektir. Bu eserler bir süre sonra da muhtemelen hayat tarafından öteki tarafa itilecektir geçerliliğini kaybedecektir.

Peki edebiyatta kurgu bu gerçekliğin neresinde?

Biz aslında güncel olan gerçeği anlatmıyoruz. Belki güncel gerçeklikten yola çıkarak anlatıyoruz ama günceli anlatmıyoruz. Kurgu da iyi edebiyatı kalıcı hale getiren unsurlardan en önemli unsurlardan biri. Örneğin son romanımda anlattığım bir gerçeklik var. O da, bizim ülkemizdeki tarihi eserlere sahip çıkamayışımız ve o eserlerin yurt dışına çıkarılması.

Araya girsem, neden?

Çünkü, tarih anlayışımız sınırlı.

Nedir bu sınır?

Bu sınır, Müslüman ve Türk olmayan tarihsel mirasımıza daha mesafeli yaklaşmamız. Bu eserlen Bergama’dan Berlin’e götürüldü yaklaşık yüz yıl önce götürüldü. Sadece yüz yıl. Ama bu eserler binlerce yıldır Bergama’da idi. Ne yazık ki Türkiye tarihini, Anadolu tarihini 1071 ile başlatıp öncesini yok sayan bir tarih anlayışı var ki bu hayli sorunlu.

Romanda baba-oğul ve baba-kız ilişkisi öne çıkıyor …

Evet romanda baba-oğul ilişkisini özel bir kurguyla anlatmaya çalıştım. Bir kurgu yaratıyorum bunun içinde kendi hakikatimi anlatıyorum. Güncel olan hakikaten yola çıkarak evrensel bir hakikate ulaşmaya çalışıyorum. Başka bir örnek vermek istiyorum. 1996’da Susurluk olaylarından sonra Kukla romanımı yazdım. Bu romanda birebir Susurluk’u anlatmadım ama oradaki bütün aktörleri -yani devlet tarafından kullanılan sonra yalnız bırakılan eski bir ülkücüyüz, bir gazeteci ama yorgun, yıkılmış bir gazeteci ve bir devlet görevlisini- anlatıyorum.

Dolayısıyla belki Susurluk gazeteciler, uzamanlar tarafından defalarca anlatıldı, yazıldı ama ben romanımda güncel bir hakikatten çıkarak evrensel bir hakikati, o ilişkiler ağının anlatıyorum. Kurgu, romanda bunu anlatmamızı sağlıyor. Buna gerçekliği yeniden üretimi de diyebiliriz.

Susurluk dediğinizde aklıma son dönemdeki Sedat Peker videoları ve paylaşımları geldi. Susurluk döneminde sivil toplum daha duyarlı idi, kampanyalar oldu. Dönemin İçişleri Bakanı istifa etti örneğin. Peker bunca şey açıklarken toplum tepkisiz gibi. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Ben ülke olarak özel bir dönemden geçtiğimizi düşünüyorum. Her şeyden önce toplumun bu tepkisizliğinde iktidarın ceberrutluğu ve giderek otoriterleşmesi var. Bu otoriterleşme karşısında toplum ve muhalefet güçleri yeterince tepki veremiyor. Tuhaf bir otoriter yapıyla karşı karşıyayız. Eskinin egemen sınıflarıyla bir anlamda havuç-sopa ilişkisi üzerinden ilişki kurarken diğer yandan kendi egemen sınıfını yaratmaya yönelen bir iktidar var.

Bütün bu süreç Gezi olaylarını unutmayalım. Bu açıdan toplumun tepkisizliği irdelemek için Gezi olaylarını ele almak gerekiyor. Ayrıca ben toplumun tepkisiz olduğunu düşünmüyorum açıkçası.

Diğer yanda bana kalırsa toplum bir dönemin bittiğini görüyor. Gezi’den bu yana iktidar açısından da, muhalefet açısından da son derece ilginç bir süreç yaşanıyor. İktidar giderek otoriterleşmeye başladı. Daha önceki çizdiği görece demokratik, görece özgürlükten yana, statükoya karşı mücadele ediyoruz anlayışından uzaklaşmaya başladı. Bu değişimi basına karşı ilişkilerinde gördük, Kürt meselesine bakışında gördük, öteki partilere karşı ilişkilerinde gördük.

Muhalefetteki değişim nedir?

Muhalefette çok ilginç bir süreçten geçti ve son yıllarda iktidara karşı bir stratejisi var, bunu görebiliyorum. Eleştirebiliriz, yeterince aktif olmadıklarını söyleyebiliriz ama muhalefet bir cephe kuruyor ve bu cephe ile birlikte iktidara yürümeye çabalıyor.

Burada tek risk şu, iktidarın neler yapabileceği, neyle karşılaşabileceğimiz konusunda kimsenin bir fikri yok. Çünkü Sedat Peker’in anlattıkları da gösteriyor ki, aslında bu gördüğümüz hiçbir şey. Buz dağının altında daha korkunç olaylar var. Yani bir hukuk devletinde asla yaşanmaması gereken yolsuzluklar, çürümeler  var ve bunları artık gizlemek mümkün değil.

Dolayısıyla evet haklısınız Sedat Peker’in bu açıklamaları karşısında Susurluk’taki gibi bir toplumsal tepki yaşanmadı ama Sedat Peker’in videolara eminim Susurluk’taki olayların ulaşamadığı kadar geniş insan kitlesine ulaştı. Ve bu insan kitlesi Sedat Peker’in söyle diklerinin çoğunun en azından doğru olabileceğine dair kuşkuyla bakmaya başladı. Yani bunu bir biriktirme, bir birikim, bir depolama olarak görmek mümkün.

Bu birikim muhalefet açısından olumlu mudur?

Seçime doğru gidilen bir dönemde toplumsal bilinç bu tür negatif birikimlerle çok farklı tercihler yapabilir. Yaşanan süreci böyle görmek lazım. Yani hani geçmişte böyle oldu şimdi de böyle olmalı demek çok doğru olmayabilir. Ben bir kıyaslama yapmak için erken olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’de kaçınılmaz bir değişim olacak ve bu seçimle olacak. Çünkü yaşadığımız olumsuz olaylar, yoksulluğun artması, ekonomik krizler, üst yapıda görülen yozlaşmalar, çürümeler bunların hepsi halk kitlelerini bir şekilde etkiliyor ve çok özgün bir şekilde etkiliyor.

Çok enteresan bir süreçten geçtiğimizi söyleyebilirim aslında. Daha önce hiç yaşanmamış bir süreç bu.

Bir sürecin sonuna geliyoruz, bir dönem bitiyor dediniz açar mısınız?

Evet öyle bir dönemin sonuna geliyoruz. Geriye gidelim ve AKP’nin öncüsü partinin yerel yönetimleri kazandığı döneme bakalım. O zaman yerel yönetimler hakkında ama doğru ama yanlış bir çok iddia vardı ve kazandılar. Yine 2002’ye gidelim. 2001 ekonomik kriz, batan bankalar, yolsuzluklar ve cebarrut devlet tarafından şiir okuduğu için hapsedilen bir siyasetçi vardı. AKP’yi iktidar yapan bu koşullardı.

Bugünün koşulları AKP’nin iktidara geliş koşulları ile pek çok açıdan benzerlik gösteriyor. Şunu söyleyebiliriz; AKP eleştirdiği her şeye kendisi dönüştü. Mesela, tek parti dönemini yoğun bir şekilde eleştiriyordu, CHP’yi tek partiyle özdeşleştiriyor ve eleştiriyordu. Oysa bugün tek parti zihniyetini temsil eden bir partiden bahsedeceksek o, AKP’dir

AKP’nin bu durumu sadece ona oy veren halk kitlelerinde de hayal kırıklığı yaratmadı, onun demokratik açılımlarına güvenenlerde de hayal kırıklığı yarattı. Dahası AKP bu anlayışı ile yoğun bir ekonomik krize yol açtı. Geçtiğimiz günlerde enflasyon açıklandı ve yükselmiş.  Hiçbir zaman Haziran ayında enflasyon bu kadar yüksek çıkmazdı. İnsanlar gerçekten ekonomik olarak çok kötü durumdalar. Ama sadece ekonomide değil; siyasette de bunu görüyoruz.

Nasıl?

Sadece Erdoğan’ı eleştirdi diye insanlar gözaltına alınabiliyor, tutuklanabiliyorlar. Bu olacak iş değil. Eleştiri olmazsa nasıl demokrasi olacak ülkede. İktidara yakın siyasiler ne kadar farkında bilmiyorum ama uluslararası arenada Türkiye inanılmaz bir prestij kaybına uğradı.

Özetle yaşadığımız her şey bir çöküntüyü gösteriyor ve bu çöküntü yüzde yüz bir şekilde seçimlere yansıyacak. 1994’de ülkede işler bu kadar kötüye gitmemişken iktidar üç büyük ili kaybetmişti. 2019 yerel seçimlerinde İstanbul ve Ankara başta olmak üzere iktidarın kaybettiği büyükşehirleri gördük. Ha burada muhalefet yeterince çalışıyor mu, yeterince etkili oluyor mu, olmuyor mu, bu tartışılabiliriz. Ama şu açık, bir dönemin sonuna geldik ve bu dönemi artık olağan yöntemlerle sürdürmek mümkün değil. Ki en iyimser anketlerde bile Cumhur İttifakı yüzde 40, Millet İttifakı yüzde 50. Yüzde 10 çok büyük bir fark.

Kalan yüzde 10 da, HDP ve Kürt seçmen olsa gerek… Denklem bu kadar açıkken muhalefetin HDP’ye karşı bu çekimserliği nasıl okuyordunuz? Ki biliyorsunuz en son partiye kapatma davası açıldı.

Kabul edelim ki, bu kapatma davasını da bu otoriterleşmenin parçası olarak görmek lazım. Diğer yandan iktidarın görmediği şu; HDP’yi kapatsanız bile HDP’ye oy vermiş milyonlarca insan iktidar blokuna oy vermezler. İktidar denklemini çözecek siyasi partilerden bir tanesi HDP ya da HDP’nin oy kitlesi olan Kürt vatandaşlarımızdır.

Dolayısıyla sadece muhalefet için değil iktidar için de HDP ve Kürt seçmenin oyları hala kritiktir ve iktidar her şeye rağmen bu seçmenlerin oyunu almak için girişimlerde bulunacaktır.

Nasıl?

Bir sürü dedikodu var. Kandil yeniden devreye sokulabilir, yeni bir süreç başlatılabilir, Kürt siyasiler serbest bırakılabilir vs. Çünkü AKP’nin MHP ile seçimi kazanma ihtimali yok. MHP’nin oyu yüzde 6’ya kadar düşmüş durumda. Dolayısıyla HDP ya da Kürt oylarını hesaba katmayan bir matematikte bir seçim ihtimalinden söz etmek mümkün değil. Daha önemlisi şu…

Nedir?

HDP’yi Kürtleri dışlamanın Türkiye’deki sosyal barışa, iç barışa bir katkısı olacağını da düşünmüyorum. Eğer Türkiye’de gerçekten güçlü bir toplum yaratacaksak, insanları baskı altına alarak, onları ötekileştirerek, dışlayarak değil, tam tersine daha fazla özgürlük daha fazla demokrasi ile sağlayabiliriz. Bu ülkede yaşayan her vatandaşın kendisini özgür, eşit hakları olan bir insan olarak görmesi gerekir. Öteki türlü bizim gibi düşünmeyenleri baskı altına aldığımızda bu güçlü bir toplum olmuyor. Buna baskıcı toplum deniyor dünyada.

Sizde şunu fark ettim. Enflasyon rakamlarını takip ediyorsunuz, Kürt sorunu konusundaki gelişmeleri takip ediyorsunuz, siyasi alandaki son gelişmeleri biliyorsunuz. Yani sadece edebiyatçı değilsiniz. Bu çok değerli…

Bence öyle olmalı. Diğer yandan benim geldiğim yer orası yani ben hep siyasi idim. 14 yaşından 30 yaşıma kadar profesyonel devrimciydim ben. Profesyonel devrimci deyince insanlar gülümsüyor ama gerçek buydu. Başka bir işim yoktu. Liseye gidiyordum, örgütün yöneticisiydim, üniversiteye gidiyordum örgütün yöneticisiydim. Okul bitti İstanbul’da yer altında öğrenci gençliği yönetiyordum.

Moskova’ya gittim sahte pasaportla, orada da durum farklı değildi. Yani bütün hayatım siyasi olanın içinde geçti.

Ama olmasa dahi ülkede bu kadar büyük bir yangın varken, dünyada giderek büyüyen bir yangın devam ederken, insanlık doğayı yok ederken, zenginler fakirleri yok ederken, zenginlerle fakir arasındaki uçurum artarken özetle insanlığın insanlığından çıktığı bir noktada bütün bu olanlarla ilgilenmem, ben hikayelerimi yazarım, işime bakarım diyemem ben. Bunu diyebilmek mümkün değil.

Ama var böyleleri…

Olabilir ama ben değilim. Çünkü benim için önce hayat var. Evet sanat önemli ve değerli ama hayattan daha değerli değil. Önce hayat var. Bu hayat yok olacaksa ben niye yazıyorum ki.  Eğer edebiyat hayatı korumuyorsa, doğayı korumuyorsa, öteki canlıları korumuyorsa bir anlamı yok ki. Ben kendi şovumu yapıp çekip gideceğim, böyle bir şey olmaz. Bunu doğru bulmuyorum ben. Açlık varsa, yoksulluk varsa, zulüm varsa, haksızlık varsa, birileri ağlıyorsa ben oturup işime bakamam.

Ama şu var. Ben bütün bunları yaparken herhangi bir siyasi partinin neferi değilim, üyesi de değilim. Eğer aydın gibi bir duruşum olacaksa zaten mesafeyi korumam gerekir. Buna çok inanıyorum. İster sol, ister sağ olsun aydınların partilere angaje olmasını doğru bulmuyorum.

Elbet üye olabilirler, dönem dönem görüşlerini destekleyebilirler ama aynı zamanda onların eleştiricisi olmak zorundalar. Eğer eleştirmezsek, yanlış giden şeyleri söylemezsek aydın olma vasfımızı yerine getirmiş olmayız. Sadece iktidarı değil aynı ölçüde muhalefeti de eleştirebilmeliyiz.

Profesyonel devrimcilik hayatınızdan hayatınıza, edebiyatınıza ne kaldı?

Çok şey kaldı. Yaşadıklarımız yaşamasaydım, onlar olmasaydı, ben yazar olamazdım. Benim yazarlığım doğrudan siyasetle ilgilidir. Çünkü yazmaya bir parti bildirisi yazmakla başladım. İlk yazdığım ve beni yazar olmaya teşvik eden bu ilk metin; “Bu Son Sınav Değildir” başlıklı bildiridir. 12 Eylül döneminde işkence gören bir gencin hikayesiydi. Ve o dönemin uluslararası sosyalist hareketinin dergisi olan “Barış ve Sosyalizm Sorunları”nda yayınlandı ve 40 dilde yayınlandı. Beni yazar olmaya iten şey budur.

Bundan daha önemlisi benim insanlarla ilişkilerim. Yani şöyle anlatayım ben 17 yaşında artık 50 yaşında bir adam gibiydim. Çünkü 17 yaşıma geldiğimde en yakın arkadaşlarımdan bazıları mezara gitmişti. Ben işkence görmüştüm. Ölüm mü, siyaset mi? Yaşam mı, siyaset mi tercihlerini yapmak zorunda kalmıştım. İhanete uğramıştım, arkadaşlarım bırakıp gitmişti, arkadaşlarım beni savunmuştu. Özetle insana dair her tür ilişkiyi çok yoğun bir şekilde yaşadım.

Sanırım büyük yazarların hepsinin böyle deneyimleri var. Hemingway’dan Orwell’e kadar pek çok yazar böyle ağır süreçlerden geçtiler. Benim hayatım da yazarlığımın temelidir. Dolayısıyla o muhteşem geçmişim olmasaydı, olağanüstü geçmişim olmasaydı, acılar, sevinçler, başarılar, korkaklıklar, kahramanlıklar, ihanetler her şeyiyle yenilgiler; özetle geçmişim olmasaydı ben bugünkü Ahmet Ümit olmazdım. O geçmişe bir minnet borcum var elbette.

Biraz da son romanınızla ilgili konuşalım. Yaman’la (baba) Yıldız’ın (kız) ilişkisi, kendi kızınızla olan ilişkinize benziyor mu mesela?

Yıldız karakteriyle, Yaman karakteri doğrudan benim kendi hayatımdan. Kızım Gül, seçmediği bir ailenin içine doğdu. Temmuz 1981’de doğdu. Yani 1980 Darbesi’nin yani diktatörlüğün en koyu olduğu dönem. Ben bir örgüte üyeyim. Genç bir çiftiz. Gül istemeden tam da tehlikenin göbeğinde doğdu. Ve hiçbir şeyin farkında değil. Ve o öyle büyüdü. Küçüklüğünden itibaren evde örgüt toplantılarına, bildiri yazımlarına, polis baskını korkularına şahit oldu. Bütün bu korkuların, gerilimlerin içerisinde büyüdü. Hatta ben bir yıl Moskova’ya gitmek zorunda kaldım.

Biz devrimci olmayı seçmiştik ama kızımın böyle bir seçimi yoktu. O yüzden kızıma karşı toleranslıyım. Ona destek olmaya çalışırım, ne isterse destek olurum. Elbette fikirlerimi söylerim.  Yamanla Yıldız’ın ilişkisi de biraz böyle.

Peki baba-oğul ilişkisine gelirsek…

Bu ilişki daha kapsamlı ve bence romanın merkezindeki ilişki. Bu ilişki bizim toplumumuzu çok yakından ilgilendiriyor. Şöyle ki; orada Zeus’un babası Koronos ve onun babası Uranos ile olan ilişkisi iktidar düzleminde önemlidir.

Kitabımda anlattığım gibi Türkiye olağanüstü kültürel zenginliğe, olağanüstü tarihe sahip bir ülke. Mesela Hititler. Dünyanın ilk süper devleti. Hititlerde de kral var. Kral yetkiyi tanrıdan aldığını söylüyor. O zaman ki tanrı Teşub diye bir tanrı var. Benim sözüm kutsaldır diyor. Kralın ailedeki temsilcisi baba. Silsile böyle devam ediyor. Baba, kral, tanrı. Sonra kim var, antik Yunan var bizim bölgemizde.

Burada ne var yine krallar diyor biz yetkiyi Zeus’tan ya da

Olimpus’tan alıyoruz. Sonra Roma geliyor. Orada imparator diyor ki evet ben imparatorum ve yetkiyi Jüpiter’den alıyorum. Sonra  bizde Selçuklu geliyor. Selçuklu’da artık Allah’tan alıyorum demiyorlar ama Zilullah diyorlar Allah’ın yer yüzündeki gölgesi halifesiyim diyorlar: Osmanlı’da aynı şekilde devam ediyor.

Kopuş yok mu?

Var. İttihat Terakki ve Cumhuriyet dönemi, bunu kaldırmak istiyor. Çünkü hedef tanrının kulları değil, cumhuriyetin vatandaşları, özgür bireyleri.  O da, başarılı olamıyor yani kısmen başarılı oluyor. Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyet’i  ilan ederek bunu yapmak istiyor ama tam başarılı olamıyor.

Çünkü bu topraklardaki kültür Mustafa Kemal Atatürk’ü de padişah olarak görüyor. Kendilerini de onun kulu gibi görüyorlar.

Bir örnek vereyim…

Buyrun…

“Babam sağ olsun” yazar arabaların arkasında. Bunu dünyanın hiçbir yerinde göremezsiniz. Ama bizde var. Bu ne demek?

Ne demek?

Ben aslında işe yaramaz biriyim, ben kendi ayaklarımın üzerinde duramam ama babam sağ olsun, onun parası var, konumu var. Bugün de iktidara karşı tavır aynı böyle. Kul kültürü diyor ki güçlü bir adam var. O güçlü adam bizi koruyor, o güçlü adam bizi besliyor, o güçlü adam bizim hakkımızda doğru kararlar alıyor. Söylenilen, anlatılan şey bu. Bunun kırılması gerekiyor. Asıl mesele bu.

Bizim ülke olarak bu döngüyü ve bu anlayışı kırmamız gerekiyor. Benim bütün korkum bu iktidar gittiğinde gelecek iktidarın da aynı anlayışı sürdürecek olma ihtimali.

Bu yüzden bizim amacımız ülkedeki insanların kul değil birey olması. Ben romanlarımda bunu yapmaya çalışıyorum. Kadın, erkek, eşcinsel fark etmez Türk, Kürt, Ermeni, Süryani, Müslüman, Alevi, Hıristiyan herkesin kendi ayaklarının üstünde durması, kendi kararlarını vermesi. Bunu, bu toplumu yaratabilirsek Türkiye’de gerçek bir demokrasi kurulabilir. Bu açıdan meselemiz sadece iktidar değil daha derinde zihniyet değişiminde.

Bir söyleşinizde siyasi iktidarın tarihe bakışını, Anadolu’ya bakışını 1071’le başlattığını söylediniz. Öncesi neden yok?

Dedim ya tarih anlayışını yeniden yaratmak gerekiyor. Yeni bir tarih bilinci üretmemiz gerekiyor. Bu açıdan siyasi iktidarın sorunu, özgüven yoksunluğu.

Siyasi iktidar çokça Fatih Sultan Mehmet’i anıyor ama onun dünyaya bakışına sahip değil. Fatih Sultan Mehmet kendisine örnek aldığı kral ya da şahsiyet ya da lider Büyük İskender’dir. Nitekim İskendername onun başucu kitabıdır. Büyük İskender kim? Makedonya’dan yola çıkan, Yunan kültürü ile eğitim almış ama bunu yıkmış Doğu kültürü ile hepsini birleştirmiş büyük bir dünya imparatorluğu kurmuş bir komutandır. Fatih Sultan Mehmet’in de istediği şey bu.

Siyasi iktidar her lafa geldiğinde Fatih Sultan Mehmet’i savunur ama onun vizyonu siyasi iktidarda yoktur. Burada yani İstanbul’da, Anadolu’da binlerce yıllık bir tarih varken, siyasi iktidar Anadolu tarihini 1071’den başlatıyor.

Siyasi iktidarın, Türk ve Müslüman olmayana öteki olarak bakışının temelinde bu vardır.

Bu topraklara çok medeniyet var ama halk sanki aynı…

Evet, olayımız tam da bu. Bu topraklarda binlerce yılda bir çok farklı medeniyet, yönetim hakim olsa da halk büyük ölçüde aynıdır. Bugünün insanlarına yapılacak DNA testleri bu topraklarda binlerce yıl önce yaşamış insanlarınki ile benzer çıkabilir. Bu gerçek ne bizim Türklüğümüze, ne Kürtlüğümüz ne de başka kimliğimize zarar getirir.

Tam tersine geçmişimizle övünmeli ve gurur duymalıyız. Ama siyasi iktidar korkuyor.

Neden?

Özgüven eksikliğinden. Bir anlamda tarihi kendileri ile başlatmak istiyorlar. Camiler 500-600 yıl öncesinin kopyası, bina tasarımları da aynı şekilde. Düşünün Yarım adadan görülen İstanbul siluetine arkadan üç korkunç bine eklendi ve siyasi iktidar bunu engellemedi.

Bir yandan Büyük Osmanlı ceddimiz, atamız diyeceksin bütün her yere tuğraları koyacaksın ama bir yandan da Kanuni’nin, Mimar Sinan’ın yaptığı eserlerin yarattığı büyük bir şehrin dünyaca kabul görmüş siluetini, üç tane bina yüzünden bozacak ve buna müdahale etmeyeceksin.

Her şeye müdahale eden iktidar, bir müteahhide, bir patrona müdahale edemeyecek böyle bir şey olabilir mi?

Olmuyorsa neden?

Bunun nedeni tarih bilincine sahip olmamak, estetik bilince sahip olmamak. Bunun nedeni, o ruhun incelmemesi. Kabalık buradan kaynaklanıyor bütün mesele bence bu.

Siyasi iktidarın özellikle son dönemlerini eğer bir kavramla, bir kavram dizini ile tanımlayacak olursak, buna “bayağılık ve görgüsüzlük dönemi” diyebiliriz. Hakim olan anlayış budur.

Bayağılık ve görgüsüzün olduğu bir yerde, Kanuni gibi zevki incelmiş, Mimar Sinan gibi zevki incelmiş muhteşem işler yapmış insanların eserlerine saygı duyulmaz.

Çünkü bu iktidarın siyasette olduğu gibi, kültür, sanat ve estetik konusunda da hiçbir ideolojisi yok.

Bunu da normal karşılamamız lazım.

Son olarak bir sonraki projeniz nedir?

Burada andım, tek başına Gezi’yi anlatan bir roman yazmak gerekiyor. Çünkü çok özel bir dönem. Rahmetli Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına’daki gibi o dönem anlatılmayı çok hak ediyor. Yani Türkiye için inanılmaz bir dönem olduğunu düşünüyorum.

Bu günlerde bir masal yazıyorum. O da kendi ayakları üzerinde duran kadınların erkekler tarafından öldürülmesi üstüne. Burada sorun erkeklerin kadınları sevmesi değil, onların başarısını, ayakta durmasını hazmedemediği için kadınları öldürüyorlar. Ben bunu erkekler gözünden anlatan bir masal yazıyorum. Özetle sevmeyi bilmeyen erkekler hakkında bir masal bu.

“Çok seviyordum o yüzden öldürdüm”ü eleştiren, bunun tümüyle saçma bir şey olduğunu anlatan bir masal.

İnsan sevdiğini ne olursa olsun yaşatır, öldürmez. Gerçek aşk budur.

Murat Aksoy
Kabataş Erkek Lisesi'nde, Erciyes Üniversitesi İİBF İşletme okudu. İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde İnsan Hakları Hukuku Bölümü'nde Yüksek Lisans eğitimi aldı. 1996’da Yeni Yüzyıl ve Radikal gazetelerinin Yorum sayfalarında başlayan yazı serüveni, 2005’te Yeni Hukuk Dergisi’nde Yayın Koordinatörü olarak devam etti. Daha sonra Yeni Şafak’ta editörlük ve köşe yazarlığı yaptı. T24, Millet, Yeni Arayış’ta yazdı. Türkiye’nin pek çok kanalında siyasi yorumlarda bulundu. TV Net ve Halk TV’de program yaptı. Yayınlanmış dört kitabı (Başörtüsü-Türban, Sosyal Demokrat Parti Krizi/Sol Arayışlar, Küresel Kapitalizmin Krizi (Osman Ulagay ile) ve Silivri’den Özgürlüğe) bulunmaktadır.
- Reklam -
spot_img

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,160TakipçilerTakip Et
33,722TakipçilerTakip Et
9,354AbonelerAbone

GÜNDEM

YAZARIN DİĞER YAZILARI

PolitiYol Telegram'da