CHP’li Gürer: “Vekaleten görev yapan yönetici sayısı da gizlenmeye başlandı”

CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nda vekaleten görev yapan yönetici ve yetkili sayısının açıklanması için Bakan Mustafa Varank’a soru önergesi...

Ahmet Davutoğlu PolitikYol’a konuştu | “Devlet susarsa, illegal yapılar konuşmaya devam eder”

Normal şartlarda toplumun siyasetçiye, devlet temsilcilerine inanması gerektiğini ifade eden Gelecek Partisi Başkanı Ahmet Davutoğlu, “İddialara muhatap olanların ikna edici açıklama yapamamasından dolayı Peker’in söylediklerine başta “belki doğrudur” diyenler şimdi ise “kesin doğru söylüyor” kanaatine ulaştılar” dedi ve ekledi; “Devlet susarsa, illegal yapılar konuşmaya devam eder.”

Mafya lideri Sedat Peker’in açıklama ve iddiaları siyasette de etkisini gösterdi. Siyasiler Peker’in iddialarına değil siyasi polemiklere yol açacak açıklamalar yaptılar. Örneğin iddialarda hedef olan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, katıldığı bir TV programında eski Başbakanlardan Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nu hedef aldı.

Peki bütün bunların nedeni ve anlamı ne?

Bütün bu tartışmaları, adının neden gündeme geldiğini ve karşı karşıya olunan durumunda yapılması gerekenleri Ali Haydar Fırat ile birlikte Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu ile konuştuk.

Sedat Pekerin ifşaları ile başlayalım. Siz devletin içinde danışmanlık, bakanlık, başbakanlık yapmış biri olarak Peker’in bu açıklamalar size siyaseten ne hissettiriyor?

Devleti yönetmiş biri olarak bütün bunlardan büyük bir hicap duyuyorum. Devlet adına, devlet kültürümüz adına, devlet kurumları ve onların başındaki insanlar adına hicap duyduğum bir tablo ile karşı karşıyayız.

Osmanlı sultanlarına sunulan layihalardan Cumhuriyet dönemi reform paketlerine kadar uzanan siyasi tarihimizde iki farklı yaklaşımın ve ekolun rekabet ettiğini ve kıyasıya bir mücadele içinde olduğunu görürsünüz: siyaseti ve devleti bir güç temerküz alanı olarak görüp bu alanı elde ederek kendi çıkarlarını ya da ihtiraslarını gerçekleştirmeye çalışanlar ve bunların karşısında siyaseti bir erdem alanı, devleti kamunun ortak güç alanı olarak görüp bu gücü bireysel çıkar çatışmalarından arındırmaya çalışanlar. Benim kendime siyaseten biçtiğim rol bu ikinci tarafta olmak oldu. Ama asıl üzüldüğüm şey…

Nedir asıl üzüldüğünüz?

Bu amaçla yani devleti çıkar ilişkilerinden arındırmak için çıktığımız yolda bizimle birlikte olan insanların, şu anda içinde oldukları tablo benim, özel olarak da onlar adına derin bir hicap duymama ve üzülmeme neden oluyor.

OTORİTER YOLSUZLUK DÜZENİNDEYİZ

Nasıl bir tablonun içinde yol arkadaşlarınız?

Biz başbakanlığı bıraktığımızda olmayan ya da az olan, münferit olan ve olduğunda da mücadele ettiğimiz olgular, olaylar şimdi sistemik hale gelmiş durumda. Artık sadece kişisel zaaflardan kaynaklanan münferit yolsuzluklar bahsetmiyoruz. Sistem bir bütün olarak yolsuzluklardan oluşuyor. Ben buna sistemik yolsuzluk ve otoriter yolsuzluk düzeni diyorum.

Bu nasıl mümkün oldu?

Münferit olan yolsuzluk, rant, rüşvet, kara para aklama vs olgular sistematik hale gelmiş, yani sistemin kendisi olmuş durumda. Bunda Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin büyük payı vardır. Bu sistemle birlikte oluşturulan mekanizmalarla bugünkü çürümüşlüğün, yozlaşmanın ve yolsuzluğun temelleri atılmıştır. Bizlerin hukuk devleti ve sosyal adalet yürüyüşündeki çabalarına rağmen bugün gelinen nokta 28 Şubat ve 27 Nisan vesayetçilerine ve 15 Temmuz cuntacılarına teslim olmayan Türkiye’yi; 1990’ların karanlık aktörlerine, mafya reislerine, insanların malına mülküne çöken bürokratik oligarşi unsurlarına teslim etmiş görünmektedir.

Bugün Türkiye otoriter yolsuzluk düzeninde yaşıyor. Bunun hızla demokratik hukuk devleti düzenine dönüştürmemiz gerekiyor. Bu açıdan mesele sadece Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini değiştirmek değil otoriterliğin bütün yansımalarını yok etmek. Yolsuzluğun her türünü mahkum etmek. Siyasal, ekonomik ve hukuki düzenden oluşan sistemi bir bütün olarak otoriterlikten ve yolsuzluklardan arındırmak.

Peki Peker’e verilen tepkiler yeterli mi?

Ne yazık ki değil. İddiaların doğru ya da yanlış olmasından bağımsız olarak; bu iddialara muhatap olanların verdikleri tepkilere baktığımızda karşımızda hem bir dönem yönettiğim devlet kurumları ve kültürü adına, hem de sıradan bir vatandaş olarak ülkem adına utanç duyulacak tablo bulunmaktadır.

Neden?

Çünkü bu tür durumlarda iddiaların muhataplarının refleksleri, o iddiaların doğruluğu ya da yanlışı yönünde kamuoyunu ikna edebilir ya da tam tersi şüpheleri daha da derinleştirebilir. Sedat Peker ilk videoyu ne zaman yayınladı? 2 Mayıs 2021’de. Peki ilk konuştuğundan itibaren bir hafta içinde o iddialarla ilgili ilgili muhataplar çıkıp makul, toplumu ikna edici açıklamalar yaptılar mı? Ya da Cumhurbaşkanı çıkıp çalışma arkadaşları ile ilgili tüm bu iddiaları reddedip, onlara sahip çıktı mı?

Hayır. Eğer bu yapılmış olsaydı, ikinci videonun inandırıcılığı çok düşerdi. Ama ne iddialara muhatap olanlar ne de devlet yönetiminden birinci derecede sorumlu olan Cumhurbaşkanı toplumu ikna edici açıklamada ya da yalanlamada bulundular.

SİYASETÇİYE DEĞİL MAFYA LİDERİNE İNANILIYOR

Sonuç?

İddialara muhatap olanların ikna edici açıklama yapamamasından dolayı Peker’in söylediklerine başta “belki doğrudur” diyenler, önce “büyük ihtimalle doğru”ya döndüler; şimdi ise “kesin doğru söylüyor” kanaatine ulaştılar. Devlet susarsa, illegal yapılar konuşmaya devam eder. Bunun önünü kesmesi gereken sadece muhatap olan bakanlar ve ilgili şahıslar değil doğrudan Cumhurbaşkanının kendisi idi ama yapmadı.

Neden yapmadı?

Bunun iki nedeni olabilir. Ya bütün olan bitenlerden haberdardı ve söyleyebileceği bir şey olmadığı için olayları seyrine bıraktı ya da başta İçişleri Bakanı olmak üzere iddiaların muhatabı olanların yıpranmasını istedi. Bu durumu iktidar-içi mücadelede yeni dengeler oluşması için fırsat olarak görmüş de olabilir. İlk günlerde tepki vermesi gereken Cumhurbaşkanı tam 25 gün sonra Süleyman Soylu’yu baştan savar bir şekilde sahiplenici açıklama yaptı. O da Bahçeli’nin ve Perinçek’in açıklaması sonrasında oluşan baskıyla yapıldığı aşikar.

Siz ne yapardınız aynı durumda olsanız?

Ya iddiaların doğru olmadığını savunur, ilgili bakanı yanıma alır birlikte açıklama yapardım. Ya da iddiaların doğru olduğunu düşünürsem bakanıma, “istifa et, araştıracağız” derdim ve toplum rahatlardı. Böyle bir adımla ikinci bir video yapılamazdı; yapılsa da inandırıcılığı kalmazdı, çünkü herkes araştırma ve soruşturma sürecinin sonucunu beklerdi. Böyle bir adımla devletin itibarı korunur, siyasete güven artardı. İktidarın uzun süren sessizliği devletin itibarını, siyasetin güvenilirliğini yerle bir etti.

İddialarda adı geçenlerin açıklamaları ikna edici değil mi?

Değil. Olsa dokuzuncu video olmazdı. Mesela eski Başbakan Binali Yıldırım’ın oğlu ile iddia ile ilgili olarak muhatabı değil eski Başbakan Binali Yıldırım ayaküstü bir açıklama yaptı. Peki açıklama ikna edici mi, değil. Venazuelle’ya maske ve kit götürmüş.

Böylesi bir işlem resmi gümrük kayıtlarında görülmeyince bu kez gazeteci olmaktan daha çok iktidarın sözcüsü ya da mikrofonu olan biri üzerinden “bavulunda götürdü” açıklaması yapıldı. Buna kim inanır? Ne içerik ne de yöntem ikna edici. İşte o zaman şüphe uyandırmaya başlıyor. O zaman toplum kime inanıyor. Tabi ki Yıldırım’a değil, Peker’e.

Ne yapmalıydı Yıldırım?

Sayın Yıldırım eski bir başbakan olarak oğlunu da yanına alarak tam teşekküllü bir basın toplantısı yapıp her soruya birlikte cevap verselerdi hem daha inandırıcı olur hem de başbakanlık makamının ciddiyeti ve vakarı korunurdu.

Yine hem şimdiki hem de eski İçişleri Bakanı ile ilgili iddialara verilen cevaba bakın. Eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar, marina ilgili suçlamaya karşı ne dedi; “Biz olmazsak buraya mafya çöker.” Bu açıklama Türkiye’de mafyanın elan hüküm sürdüğünün itirafıdır. Bu Sedat Peker’e verilen en büyük destektir. Nitekim sonra kendisi de milletvekili olan oğlu da marina yönetiminden istifa etti. Bu durumda siz vatandaş olarak kime inanırsınız Ağar’a mı, Peker’e mi?

Bakın böyle durumlarda normal şartlarda eski Başbakanın da, eski İçişleri Bakanı’nın da inandırıcılığı her zaman organize suç örgütü liderinden daha fazladır. Ama geldiğimiz noktada insanlar, inanmıyor.

Özetle muhataplarınızın tutumları iddiaları ya çürütür ya da onlara güç katar. Şu ana kadar Sayın Cumhurbaşkanı’nın, Sayın İçişleri Bakanı’nın, Sayın Binali Yıldırım’ın ve Sayın Mehmet Ağar’ın gösterdiği tepkiler Sedat Peker’in bir sonraki videolarının daha da ilgiyle izlenmesine sebebiyet verdi. Yanlışlık burada. İddiaların doğruluğu yanlışlığının ötesinde süreç doğru yönetilmemiştir.

SOYLU ARTIK BAHÇELİ’NİN BAKANIDIR

Gelelim İçişleri Bakanı’nın tepkilerine. Önce Bahçeli sahip çıktı sonra Erdoğan. Siz Soylu’nun Erdoğan tarafından tam sahiplenildiğini düşünüyor musunuz?

Ben düşünmüyorum. Kerhen yapılmış bir sahiplenme olduğunu düşünüyorum. Dahası Habertürk’teki programı özelikle pazartesi akşamına aldırarak, Cumhurbaşkanı’na mesaj vererek kendisini korumaya çalışmıştır.

Nasıl?

Sayın Süleyman Soylu o akşam televizyona çıktı. Niçin, Sedat Peker’in iddialarına cevap vermek için. Peki ne yaptı? Bana saldırdı, ona cevap vermektense bana saldırdı. Sedat Peker’in  adını ağzına almadan bana saldırdı. Ben olayda yokum, taraf değilim vs. Bu basit bir hedef saptırma olarak gözüktü. Niye bunu yaptı? Böylece Cumhurbaşkanına mesaj iletti. Ona, “ben Davutoğlu’nun tasfiyesinde önemli bir rol oynadım ve bana borçlusun” dedi.

Ki yayını Habertürk çarşamba için planlamış ama onun pazartesiye alınması için ısrarcı olmuş. Yani grup toplantıları öncesine. Salı günü Bahçeli çıkacak, çarşamba günü Cumhurbaşkanı çıkacak. Pazartesi çıkınca Salı günü Bahçeli’nin desteğini aldı.  Bahçeli’nin desteğini alınca da Cumhurbaşkanı’nın manevra alanı kalmadı.

Soylu AK Parti’nin değil MHP’nin Bakanı sanki…

Aynen. MHP, Soylu’ya sahip çıkarak bakan sahibi olmuş oldu. Bahçeli’nin görünüşte bakanlar kurulunda bakanı yok ama cumhurbaşkanına bakan empoze etti ve başarılı da oldu. Bu durum, yönetimin koalisyon ötesi bir niteliğe dönüştüğünü gösteriyor. Ortada koalisyonlarda görünen eşitler aarsı bir ilişkiden daha çok. Bir bağımlılık ilişkiis var.

Özetle devletin zihninin açık, devleti yönetenlerin tavrının yönteminin ve tutumunun berrak olması gerekirken ve karşı tarafı dağıtabilme imkanı olması gerekirken bu süreçte Sedat Peker’in ne söyleyeceği konusunda zihninde bir plan olduğu, devletin vakarını temsil etmesi gereken iktidardakilerin ise darmadağınık ve çelişkili bir görüntü sergilediği kanaati hakim oldu. Bu açıdan psikolojik olarak Peker üstünlüğü ele aldı. Devlet vakarı ve siyaset ahlakı adına yazık ki ne yazık.

SUSMA DEĞİL KONUŞMA ZAMANI

Peker’in iddiaları karşısında diğer muhataplar neden suskun?

Bilmiyorum. Mesela TBMM Başkanı başta 10 bin dolar iddiası üzerine gitmeli. Bu öyle mektup yazdım, açıklama bekliyorum ile olmaz.

Bir de Meclis’te bu iddialarla ilgili mutlaka soruşturma komisyonu kurulmalı.

Yine Adalet Bakanı ne yapar bu ülkede? Adaletin kamu vicdanında yok olduğu bugünlerde konuşmayacaksa ne zaman konuşacak?

Bütün bunlar araştırılmayacak, soruşturulmayacak ise yargı neden var?

SOYLU ERDOĞAN’I DA HEDEF ALDI

İçişleri Bakanı katıldığı son yayında mealen; “Benden önce her yerde bomba patlıyordu: Ben geldim her şey bitti” dedi. Bir anlamda benden önce muazzam bir kötülük vardı, şimdi yok. O yüzden saldırı altındayım demiş oldu. Gerçekten böyle mi?

Söz konusu değil. Başta cumhurbaşkanı olmak üzere bütün iktidar için utanç verici bir açıklama. O programda sadece beni değil, aslında Cumhurbaşkanı’nı hedef aldı. Bahsettiği dönemler kimin dönemi? Ben sadece iki yıllık başbakanım. Kaldı ki o iki yıl içinde de Cumhurbaşkanı da tam yetkili cumhurbaşkanı, sembolik değil. Üstelik bütün kararları birlikte alıyoruz. MGK’yı kim yönetiyor? Cumhurbaşkanı. Yıllardır ülkeyi başbakan olarak yöneten kim, Cumhurbaşkanı. Ki, kendisinden önce İçişleri Bakanı olan Efkan Ala, Cumhurbaşkanı’nın hem Müsteşarlığı’nı hem İçişleri Bakanlığı şaptı. Bu durumda Soylu sizce kimi suçlayıp, mesaj veriyor? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı.

Bilinçli olarak mı?

Tabii ki. Sedat Peker “ben dünyayı yakarm” diyor; Soylu da “ben gerekirse 18 yıllık AK Parti iktidarını yakarım” diyor.

Şimdi ona sormak lazım. Türkiye onun İçişleri Bakanlığı döneminde narkodevlet olarak anılıyor. Kimin döneminde? Kendisinden önce o görevde olan Efkan Ala’nın herhangi bir mafya, illegal örgütle ilgili bir ilişkisi ortaya çıktı mı? Hayır. Soylu herkesi suçlayarak, herkese mesaj vererek kendini genel tablo içinde kaybettirmeye çalışıyor. Oysa Soylu’nun yapması gereken kendisine sorulan sorulara, hakkındaki iddialara cevap vermek, veremiyorsa da istifa etmektir.

Siz olsaydınız ne yapardınız bu kadar iddia karşısında?

Biz konuda bir açıklama yaptık ilk haftada. Bu aşamada yapılması gereken 7 maddelik yol haritası izlemektir.

  1. Organize suç örgütlerinin illegal faaliyetlerini ve bağlantılarını araştırmak ve soruşturmak üzere TBMM’nde hem Araştırma Komisyonu, hem de Soruşturma Komisyonu oluşturulmalıydı.
  2. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 5 ton kokain sevkiyatı başta olmak üzere ilgili bütün iddialar konusunda acilen soruşturma başlatmalıydı.
  3. Devlet kurumları içinde etki kurmaya ve yapılanmaya çalışan bütün illegal yapılar ve paralel bağlantıları konusunda tam yetkili olarak çalışmak üzere geçmişinde hiçbir şaibe olmamış yetkililerden oluşacak bağımsız bir inceleme heyeti oluşturulmalıydı.
  4. İlgili konular bağlamında acilen bir temiz eller operasyonu başlatılmalı ve bu operasyon bütün odaklar temizlenene kadar sürdürülmeliydi.
  5. Bütün bu çalışmaların selameti açısından başta İçişleri Bakanı olmak üzere iddialarla ilgili bütün yetkililer derhal istifa etmelidir. Aksi takdirde, Cumhurbaşkanı tarafından derhal azledilmeliydiler!
  6. Bütün bu iddialarla ilgili dönemleri kapsayan her türlü mülk devri dahil her türlü ekonomik ve hukuki süreçler ve işlemler yok hükmünde sayılmalıdır. Oradan doğan bütün varlıklar hazineye irad kaydedilmeliydi. Hazineye devredilmeli. Bu Yalıkavak Marinası da dahil.
  7. Bu tür suçların bir daha işlenmemesi ve siyaset-illegal yapı ilişkilerinin, siyaset-paralel yapı ilişkilerinin bir daha ortaya çıkmaması için siyasi ahlak yasası, siyasetin finansmanı, imar yasası, ihale yasası başta olmak üzere kapsamlı bir temiz siyaset reformu, bir temiz siyaset devrimi başlatılmalıydı.

Evet yapılması gereken bunlardır. Peki hiç biri yapıldı mı? Hayır. Buradaki sorun niye yapılmadığıdır.

Niye?

Çünkü yapılmak istenmedi. Bakın Susurluk olayında bunların hepsi yapıldı. Yani Cumhurbaşkanının da beğenmediği ve eski Türkiye diye andığı dönemde 3 Kasım 1996’daki kazanın ardından İçişleri Bakanı Mehmet Ağar 8 Kasım 1996’da istifa etti. Arkasından operasyonlar başlatıldı ve yargılamalar yapıldı. Bugün bunların hiç biri olmadı. Bir anlamda bizim ayrılmamız sonrasında ülkemiz eski Türkiye olarak anılan vesayet döneminden de geriye gitti.

Buradan şuna gelmek istiyorum. Yukarıda saydığınız 7. Madde sizin Başbakan olduğunuz zaman da üzerinde çok durduğunuz konular. Yani siyasi etik yasası, siyasetin finansmanı, imar yasası vs. Siz bunları çıkarmak istediğiniz için mi görevden alındınız?

Kesinlikle evet. Bugün yaşanan tablo bunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Şunu net olarak söylemek lazım. 2016’da hedeflediğim reformları gerçekleştirmiş olsaydım bugün yaşanan utanç verici gelişmelerin hiçbiri yaşanmazdı, yaşanamazdı.

Onun içindir ki mülakatın başında zikrettiğim devleti elde edilmesi ve çıkarları için kullanılması gereken bir güç odağı olarak gören bütün çevreler bana karşı harekete geçtiler ve içişleri bakanının itiraf ettiği kumpası hayata geçirdiler. Ben devre dışı bırakıldıktan sonra da birbirleri ile acımasız bir güç ve çıkar mücadelesine giriştiler. Benim kurtlar sofrası diye tanımladığım tablo bu.

Bugün gördüğümüz tablodan beni neden istemediklerini herkesin daha iyi anladığını düşünüyorum. Çünkü benim varlığım onların kurmak istedikleri düzene çomak sokmaktı. Nitekim Soylu katıldığı programda itiraf etti. Kendisi, Berat Albayrak ve Binali Yıldırım var bana kumpas kuranlar arasında. İşte bugün onlarla ilgili iddiaları görüyorsunuz. Merkez Bankası’nda buhar olan milyarlarca dolar, kokain ticaret ağı, Bakanın izniyle yurt dışına çıkarılan insanlar ve cevapsız sorular

Hiç fark etmediniz bu girişimleri?

Aslında bütün bunları başbakan olduğum ilk dönemde fark ettim ve 2014 AK Parti Kongresi’nde 9 adımda bu devletin reforma ihtiyacı olduğunu söyledim.

Münferit yolsuzluk dünyanın her yerinde olabilir. Onu engellemek için münferit hamleler, tekil hamleler yeterli olabilir. Yani şurada bir yolsuzluk potansiyeli görürsünüz rüşvet olayı tekil bir hamleyle onu engellersiniz. Ama bir müddet sonra bu tekil olaylar öylesine çoğalır ki ve o tekil olayların aktörleri sisteme öylesine hakim olur ki, bu sistemin kendisi haline dönüşür. Buna ben sistematik yolsuzluk diyorum. Bunu fark ettim ve ben çözümün o bataklığı kurutmak olduğunu düşündüm.

Bunun için ne yaptınız?

1 Kasım öncesinde önceden işleyen o çarkı kırmak için cesur adımlar atmaya başladım. Mesela nepotizme yani akraba kayırmacılığına karşı savaş açtım, bazı üst düzey isimleri görevden aldım. Yanında yakınlarını çalıştırdıklarını için. 1 Kasım’dan sonra bu kapsamlı reformları açıkladığımda benim tek tek yolsuzluklarla değil kurulu çarkın tümünü yıkmaya yöneldiğim görüldüğünde çarkın unsurları büyük bir korkuya kapıldı. Doğru hedefim de oydu. Sivrisinekleri öldürmeye değil bataklığı kurutmaya kararlıydım. Siyasi ahlak yasasıyla, imar yasasıyla hepsiyle yeni ve temiz bir düzen kurmaya çalıştım. Çünkü gördüm ki eski düzen varken, benim başbakanlık yapmam sadece formaliteleri yerine getirmek şeklinde olacak. Ama benim arkamda o dolaplar dönmeye devam edecek ve ben onun vebalini taşıyacaktım.

Düzeltebilmek için hamleyi yaptım siyasi etik yasasını meclise gönderdim, imar yasasını hazırladım ve bütün imar rantı kamuya gidecek, ihaleler canlı yayınlanacak, istisna ihaleleri kalkacak, ihalede istisna kalkacak, davetiye usulü kalkacak, kimse kendi adını yaşayan bir siyasinin adını kamu parasıyla yapılan yerlere yazdıramayacak dedim.

Bütün bunlar sadece o bozuk çarkı engelleme çabası değil olumlu anlamda yeni bir düzen kurma çabasıydı. 1 Kasım seçimleri sonrası bu fırsat elime geçti. Ve var olan düzenin parçası olanlar bana karşı birleşti, o çarktan rant sağlayan herkes birleşti ve daha üzücü olan ben ise yapayalnız bırakıldım.

YALNIZ BIRAKILDIM

Kim yalnız bıraktı siz?

Kendi siyasi arkadaşlarım tarafından yalnız bırakıldım. AK Parti’yi AK Parti yapan sivil toplum tarafından yalnız bırakıldım. Türkiye’de temiz siyaset yapan ama farklı muhalefet içinde olanlar tarafından yalnız bırakıldım. Özetle yapayalnız bırakıldım, o yalnızlığa rağmen aylarca mücadelemi verdim. Ama bir yer geldi ki partide bu mücadeleyi benimle vermesi gereken MKYK’nın 50 üyesinin 47’si benim yetkilerimi kısıtlamışsa topal ördek gibi de başbakanlık yapmanın manası yok dedim.

Yarın

  • Erdoğan nasıl değişti?
  • Neden Erdoğan’dan sonra parti başkanı seçildi?
  • AK Parti’den ayrılmaya ne zaman karar verdi?
  • 7 Haziran’da hükümet kurulmasını kim istemedi?
  • AK Parti parlamenter sisteme geri döner mi?
  • Gelecek Partisi ittifaklara nasıl bakıyor?
  • Erken seçim bekliyor mu?
  • 7 Haziran-1 Kasım 2015 arasında yaşananlar için pişmanlıkları var mı?
Murat Aksoy
Kabataş Erkek Lisesi'nde, Erciyes Üniversitesi İİBF İşletme okudu. İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde İnsan Hakları Hukuku Bölümü'nde Yüksek Lisans eğitimi aldı. 1996’da Yeni Yüzyıl ve Radikal gazetelerinin Yorum sayfalarında başlayan yazı serüveni, 2005’te Yeni Hukuk Dergisi’nde Yayın Koordinatörü olarak devam etti. Daha sonra Yeni Şafak’ta editörlük ve köşe yazarlığı yaptı. T24, Millet, Yeni Arayış’ta yazdı. Türkiye’nin pek çok kanalında siyasi yorumlarda bulundu. TV Net ve Halk TV’de program yaptı. Yayınlanmış dört kitabı (Başörtüsü-Türban, Sosyal Demokrat Parti Krizi/Sol Arayışlar, Küresel Kapitalizmin Krizi (Osman Ulagay ile) ve Silivri’den Özgürlüğe) bulunmaktadır.

SOSYAL MEDYA

13,554BeğenenlerBeğen
209TakipçilerTakip Et
30,665TakipçilerTakip Et
9,464AbonelerAbone

GÜNDEM

YAZARIN DİĞER YAZILARI

PolitiYol Telegram'da