2000’lerin makineleri göçmen işçiler oldu

Özgür Hüseyin Akış
Anadolu Üniversitesi Çalışma Ekonomisi Endüstriyel İlişkiler mezunuyum. Yazı hayatıma 2012 yılında Emek Dünyasında başlayıp sonrasında Politik Yol haber sitesinde haftalık köşe yazılarıyla devam ediyorum. Çalışma yaşamındaki sorunlar ve çocuk işçiliği üzerinde kimi hakemli dergilerde araştırma makalelerim yayınlandı. Mülteci çocuk işçilerin Türkiye’deki yaşam ve çalışma koşullarına dair araştırmalarım sürüyor. Bir dernekte basın iletişim bölümünde çalışıyorum. Ankara İSİG Meclisi ve Birlik Sendikası üyesiyim.

İşçi sınıfı meşruiyetini burjuva hukukunda arayacak ise o hukukun gösterdiği alan ulus bilinci, sınır hassasiyeti, din kardeşliğidir. Oysa işçi sınıfı meşruluğunu sömürünün çarkına tıkadığı takunyalardan almıştır.

Sermaye sınıfı her dönem ucuz iş gücünü ararken amacı üretimi artırmak ve daha fazla kâr elde etmekti.  Bu düşünce yapısıyla teknolojik gelişmelerin sonucu da hız + fazla üretim = kâr denklemine denk düşüyor.

1800’lerin başında işçilerin günlük çalışma saatlerinin 14 saatin üzerinde olması ve çalışma koşullarının ağır oluşu, ortalama bir işçinin ömrünün 40 yıl kadar olması değil, makinelerin üretim sürecinde aktif kullanılmaya başlanması sonucu ortaya çıkabilecek işsizlik korkusu işçilerin tepkisine neden olmuştur. Açlıkla karşı karşıya kalma kaygısıyla bu tepkinin bir harekete dönüşmesi örgütlü bir eylem tarzı geliştirmesinin olumluluğunun yanı sıra sorunun asli yönünün önüne geçmesi anlamında da içerisinde işçiler açısından olumsuzluğu da barındırıyor.

İngiltere’de başlayan makine kırma eylemlerinin nedeni makinelerin kullanımıyla beraber ortaya çıkacak işsizlik tehlikesinin sonucunda oluşan öfke birikiminin dışa vurum halini oluşturmuştur. Hareket Luddistler olarak biliniyor. Teknolojik gelişim karşıtlığı olarak kimi yazılarda geçse de böyle olmadığı makinelerin iş gücünün yerini alması sonucu oluşabilecek işsizliğin açlığa neden olacağı korkusu bu eylemlerin ortaya çıkmasına neden oluyor. Teknolojik gelişmelerin üretimde işsizliği artırdığı doğrudur. Ama tek nedeni bu gelişmeler değildir. Ucuz iş gücünün oluşması için yedekte bekletilen bir toplamın iş gücü için her zaman dinç bir şekilde bekletilmesi kapitalist ekonomide zorunludur.

İlerleyen zamanlarda işçiler makine kırmanın çok ötesinde sınıfa karşı sınıf olma refleksi göstermiştir. 1800’lerin sonundan itibaren makinelere yönelen öfke yerini makinelerin sahibine yönelmiş ve iddia da el yükseltilip yöneten bir sınıf olma pratiğini yirminci yüzyılda hayata geçirmiştir. Yine yüzyılın iki büyük savaşının sonucunda istenilen amaca ulaşamayan sermaye sınıfı cephe savaşından vazgeçmek zorunda kalmıştır.  İdeolojik savaşlar başlatıp dincilik ve milliyetçilikle işçi sınıfının yönettiği ülkelerde ya da işçi sınıfının güçlenip siyaset sahnesinde iktidar aradığı diğer kapitalist ülkelerde bu düşüncelerle işçi sınıfının kendi içerisinde parçalamaya çalışmış ve bunu da geçici süreliğine başarmıştır.

Sovyetler Birliği’nin çözülüşünden sonra bölgesel savaşlar yeniden başlamış, milliyetçilik ve dincilik siyasetin vazgeçilmezi, yönetebilmenin de teminatı haline gelmiştir. 2000’lerin başından itibaren emperyalistlerin politikasındaki Orta Doğu’daki zenginliklerin gasp edilmesiyle beraber oluşacak ekonomik ilişkilerin sorunsuzluğu üzerinden belirlenecek iktidarlarla yönetilmesini sağlamak amaçlı işgallerin sonucunda ortaya çıkan göçmenlerin farklı ülkelere yayılması büyük oranda Türkiye’ye göç etmek mecburiyetinin oluşması başka tartışmalarında yolunu açtı.

Bugün salgın öncesinde başlayan ekonomik krizle alım gücünün azalması ve işsizliğin artması ile devam eden sürecin uzuyor olması, işçi sınıfı için yeni bir düşmana ihtiyaç duyulan bir dönemin arifesinde olduğumuzu gösteriyor.

Sermaye sınıfının ve siyasi temsilcilerinin bu krizde sorumluluğu üstlerine almadan sınırların namusuna vurgu yapması, işçi sınıfını da kendi düşmanı o sınırlarının dışında aramaya sevk ediyor.

Geçmişte işsizliğin nedeni makinelerin sahibiyken, bugün de göçmenliğin nedeni o üretim araçlarının sahibi patronlardır. Öfkenin makinelere ve göçmenlere yönelmesi sömürü çarkının devamına, dolayısıyla işsizliğin artışına neden oluyor. Oluşan bu durumun kazananıysa dışarıdan seyredenler oluyor.

Dün sosyal medyada da gündem olan, Şırnak’taki bir kömür ocağında maaşını alamayan bir işçinin kullandığı vinçle kamyonları parçalaması değişik tartışmalara da neden oldu. Bu eylem tarzının meşru olmadığı, evrensel hukuk yöntemleriyle hak arayışı tavsiye edenlerin işçi haklarındaki hukuki işleyişteki yavaşlıktan dolayı iyice artan maaş ödememe ya da eksik ödeme durumu bu görüşün meşru olmadığını kanıtlıyor.

İşçi sınıfı meşruiyetini burjuva hukukunda arayacak ise o hukukun gösterdiği alan ulus bilinci, sınır hassasiyeti, din kardeşliğidir. Oysa işçi sınıfı meşruluğunu sömürünün çarkına tıkadığı takunyalardan almıştır.

 

 

Özgür Hüseyin Akış
Anadolu Üniversitesi Çalışma Ekonomisi Endüstriyel İlişkiler mezunuyum. Yazı hayatıma 2012 yılında Emek Dünyasında başlayıp sonrasında Politik Yol haber sitesinde haftalık köşe yazılarıyla devam ediyorum. Çalışma yaşamındaki sorunlar ve çocuk işçiliği üzerinde kimi hakemli dergilerde araştırma makalelerim yayınlandı. Mülteci çocuk işçilerin Türkiye’deki yaşam ve çalışma koşullarına dair araştırmalarım sürüyor. Bir dernekte basın iletişim bölümünde çalışıyorum. Ankara İSİG Meclisi ve Birlik Sendikası üyesiyim.
- Reklam -
spot_img

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,160TakipçilerTakip Et
36,704TakipçilerTakip Et
9,354AbonelerAbone

GÜNDEM

Bir Cevap Yazın

YAZARIN DİĞER YAZILARI

PolitiYol Telegram'da