Birkaç yıl öncesine kadar Fethullah’a toz kondurmayanlar, cemaati eleştirenleri hapse atanlar, herkesi çocuklarını FETÖ’nün okullarına göndermeye teşvik edenler şimdi bu okullara hiçbir zaman çocuğunu göndermemiş olan bana FETÖ soruşturması açtılar. FETÖ’cüleri üniversitelere doldurmuş olanlar şimdi onlara karşı mücadele etmiş olan beni FETÖ’cü ilan etmek istiyorlar!

3 Ağustos günü üniversitedeki odam arandı ve çok ciddi bir “suç unsuru” bulundu: F. Gülen’in bir adet kitabı! Öncelikle benim bir sosyal bilimci olarak Gülen vakasıyla ilgilenmemden daha doğal ne olabilir? Gülen ve fikirleriyle mücadele edebilmek için ideolojisini tanımak gerekir. İroniye bakın ki ben o kitabı daha 2014 yılında (Asrın Getirdiği Tereddütler-4) ben sosyal medya üzerinde F. Gülen aleyhinde kullanmıştım. Çünkü orada Fethullah yılanı “dinden dönenin (mürtedin) cezası ölümdür” diyordu ve ben güya hoşgörüden bahseden bu tarikatçının sahtekarlığını teşhir etmiştim. Evime gelen polisler bana “odanızda F. Gülen kitabı bulundu, gözaltındasınız” dediler. Evimi, arabamı aradılar, telefonuma, ve evdeki dijital her eşyaya el koydular. Emniyette TEM şubesinde ve savcılıkta aleyhimde başka bir “delil” göstermediler. Normalde takipsizlik kararı verilmesi gerekirken halen tutuksuz ve adli kontrollü (yurtdışı yasaklı) olarak yargılanıyorum. Üniversite beni açığa almasına gerekçe olarak savcılık soruşturmasını bahane ederken savcılık ve mahkeme ise üniversitede açığa alınmış olmamı soruşturmaya gerekçe gösteriyor. İkisi de birbirini gerekçe gösteriyor ama ikisinin de elinde hiçbir delil yok. Tam bir kısır döngü.

Benim adımın FETÖ soruşturmasına katılmasının rasyonel bir açıklaması yoktur. Muhtemelen devlet içindeki henüz tasfiye olmamış olan FETÖcüler soruşturmaları sulandırmak ve gölge düşürmek için bariz bir biçimde ilgisiz muhalif isimleri bu torbaya karıştırmak istiyorlar.

AKP ve Fethullahçılar yıllar boyunca el ele verip Türkiye’de başka kurumlar yanında akademiyi de yozlaştırdılar. Şimdilerde tekrar bol bol sözünü ettikleri liyakati bir kenara bırakıp yandaşlarını işe almak için her yola başvurdular. FETÖcüler sınav sorularını çaldılar, yazılı sınavda geçemeyen yandaşlarına mülakatlarda yüksek puanlar ve muhaliflere düşük puanlar vererek başkalarının hakkını yediler. 12 Eylül askeri faşist darbesinin ürünü olan YÖK’ü kaldırmak bir yana daha da otoriter ve partizan hale getirdiler. Üniversitelerin elinde kalan özerkliğin son kırıntılarını da yok edip dikensiz gül bahçesi, biat etmiş kapı kulları toplumu yaratmak istediler. Sorgulamayan sadık kullar yetiştirmenin en kolay yolu liyakati, ehliyeti olmayan, vasıfsız, çapsız insanları yönetici görevlere getirmektir. Çünkü bu şekilde o makamlara gelenler, normal bir düzende kendilerinin bu makamlara asla gelemeyeceklerini çok iyi bildikleri için iktidar sahiplerine kayıtsız şartsız bağlı kalacaklar ve tam biat edeceklerdir. Bu şekilde, iki lafı bir araya getirmekten aciz cahillere y. lisans, doktora yaptırıp yıldırım hızıyla kadrolar vererek, uyduruk birkaç makaleyle doçentlik vererek ve usulsüz biçimde ve yıldırım hızıyla profesör yaparak dekan, dekan yardımcısı, enstitü müdürü, yüksekokul müdürü, rektör yardımcısı, rektör gibi makamlara getirdiler. Rektörler bölümlere sormadan bölüme öğretim üyesi aldılar, hem akademik kaliteyi düşürdüler hem de öğretim üyelerinin huzurunu bozdular. Şahsen benim tarih bölümü başkanı iken rektörlük aleyhine açtığım iki davam halen sürüyor. Öğretim üyesi alımı ilanları kural olarak adrese teslim ilanlar şeklinde. En çok uygulanan yöntem yardımcı doçent alımlarında ilan şartına almak istedikleri adayın doktora tezinin başlığını yazarak başka adaylarını başvurusunu engellemek. Yönetmelikte münhasıran bilimsel kaliteyi artırmak ve objektif denetlenebilir ölçütlere bağlı olmak şartı olmasına rağmen rektörlükler bilimsel kaliteyle hiçbir ilgisi olmayan şartlar koyabiliyorlar. Örneğin cumhuriyet tarihi anabilim dalına alınacak yardımcı doçent için Osmanlı tarihinde belli ve çok spesifik bir konuyu çalışmış olmak şartı koyuyorlar çünkü yandaşları o şarta uyuyor. Böylece cumhuriyet tarihi dalında tek bir yayını olmayan birini cumhuriyet tarihi kadrosuna alabiliyorlar.

Rektörlük seçimleri eskisinden daha da antidemokratik hale geldi. Milli iradeden söz etmeyi pek seven siyasi iktidar akademisyenlerin iradesini hiçe sayıyor. Üniversitenin meclisi konumunda olan fakülte kurulları, senatolar da işlevsiz ve tamamen simgesel hale geldi. AKP’nin rektörleri en ufak bir ayrıksı ses istemiyorlar. AKP iktidarında ilahiyat fakültelerinin sayısı ve kontenjanları olağanüstü arttı. Normalde öğretim üyesi kapasitesi en fazla 5-6 kişiye doktora yaptırmaya elverişli bir üniversitede 30 kişiye birden ilahiyat doktorası yaptırdılar. Çünkü bu ilahiyatçıları yönetici örneğin dekan yapmak istiyorlardı. Kuşkusuz bunları yaparken sadece kendi yandaşlarını kullanmadılar. Daha da vahimi akademide büyük bir yekun oluşturan, ilkesiz, pragmatist, konformist öğretim elemanlarını da kullandılar. Bunlar iktidara yaranmak için bilimsel etiği bir kenara bıraktılar, iktidarın kör aletleri oldular. AKP akademisyenlerin ifade özgürlüğünü kaldırıp onları salt 657 sayılı yasaya tabi birer memur haline getirmek istiyor. Hiçbir akademisyen iktidarı eleştirmeye cesaret edemesin istiyor. İktidar muhalif akademisyenlere ceza vererek otosansür ve otokontrolü dayatıyor. OHAL’i fırsat bilerek benim de imzacısı olduğum Barış için Akademisyenler dilekçesini imzalayan akademisyenleri de açığa alıyor. Şimdiye dek otuzdan fazla akademisyen açığa alındı. Bütün bunlar karşısında akademi susmayacak ve barış kazanacaktır.