Cumartesi, Aralık 3, 2022

12 Eylül’ün ruhu bizi hiç terk etmedi

Serap Yazıcı
Serap Yazıcı
Prof. Dr. Serap Yazıcı, 1984’te Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı üniversitede yüksek lisans (1986) ve doktora (1995) eğitimini tamamladı. 2000 yılında doçent, 2009’da profesör oldu. Askerî Müdahalelerin Anayasal Etkileri, Başkanlık ve Yarı Başkanlık Sistemleri: Türkiye İçin Bir Değerlendirme, Demokratikleşme Sürecinde Türkiye, Yeni Bir Anayasa Hazırlığı ve Türkiye – Seçkincilikten Toplum Sözleşmesine isimli kitapların yazarı olan Yazıcı, İstanbul Bilgi Üniversitesi ve İstanbul Şehir Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yaptı. Prof. Yazıcı, şu an Gelecek Partisi İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yapmaktadır.

12 Eylül darbesi sonrasında kurulan askeri dikta rejimi, 2010’lar sonrası Türkiye’de sivil dikta rejimi olarak devam ediyor. Prof. Dr. Serap Yazıcı 12 Eylül’den bu yana Türkiye’de esasında anayasal bir demokrasi olmadığının altını çiziyor ve askeri vesayetten sivil vesayete uzanan Türkiye’nin hikayesini anlatıyor.  

Geçtiğimiz pazartesi günü, 12 Eylül 1980’de gerçekleşen askerî müdahalenin üzerinden tam 42 yıl geçmiş oldu. Milli Güvenlik Konseyi (MGK) yönetimi, iktidar yetkilerini doğrudan doğruya kullandığı üç yıl içinde (1980 – 1983) kabul ettiği 535 kanun ve 91 kararname ile Türkiye’de köklü bir siyasi ve hukukî yeniden yapılanmayı gerçekleştirdi.[1]

Dahası, bu kanunlar ve kararnamelerle tepeden tırnağa değiştirdiği hukuk düzenini 1982 Anayasasının hükümleriyle temel norma dönüştürdü. Böylece kanunların anayasaya uygun olması gerektiği yönündeki anayasanın üstünlüğü kuralını ilginç bir yöntemle tersine çevirerek kanunlar ve kararnamelerle gerçekleştirilen köklü değişiklikleri anayasa metnine dâhil ederek anayasanın kanunları bir araya getiren bir belge vasfını kazanmasının zeminini hazırladı. Üzerinden geçen 42 yıla rağmen Konsey yönetiminin Türkiye’ye bıraktığı ağır otoriter mirası tasfiye etmek, devlet gücünün hak ve özgürlükler lehine sınırlandığı, hukuk devleti esasına dayanan bir anayasal ve siyasal düzen kurmak mümkün olmadı.

12 Eylül yöneticilerinin bizlere bıraktığı en ağır miras ise anormal olanın normal olarak kabul edildiği bir vesayet düzeninin kurulması oldu. Öyle ki Türkiye için özgürlük ve demokrasi vaatleriyle iktidara gelen, askerî yönetimin oluşturduğu vesayet mekanizmalarını ortadan kaldırarak hukuk devletinin ve temsilî demokrasinin esaslarına uygun bir düzen yaratacağı iddiasında bulunanlar dahi bu vesayet kurumlarının büyüsüne kapılarak bu kurumlardan vazgeçemez oldular; bu kurumlar olmaksızın Türkiye’nin yönetilmesinin mümkün olamayacağı düşüncesine sürüklendiler. Böylece bu yöneticiler, askerî liderlerin zihniyetiyle kurulan vesayet mekanizmalarını sivilleştirerek iktidarlarını pekiştirdiler.

Bu yazıda askerî müdahalenin üzerinden geçen yarım asra yakın süreye rağmen anayasa düzeninden tasfiye edemediğimiz vesayet kurumlarının neler olduğuna değineceğim. Ayrıca bu kurumların bugün Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi altında sivil otoriterizmin bir parçası haline geldiğini vurgulayacağım.

12 EYLÜL MÜDAHALESİ VE MİLLİ GÜVENLİK KONSEYİ YÖNETİMİ

42 yıl önce, 12 Eylül 1980’de Milli Güvenlik Konseyi, Türk Silahlı Kuvvetleri adına emir ve komuta zinciri içinde yönetime el koyarak parlamento ve hükümeti feshetmişti. Konsey, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ile dört kuvvet komutanından oluşmaktaydı. Milli Güvenlik Konseyi yöneticileri, yönetime el koyduğu ilk günlerden itibaren asıl hedeflerinin Türkiye için yeni bir anayasa yapmak olduğunu, bu anayasanın yapımını gerçekleştirdikten sonra yönetimi sivillere terk edeceklerini beyan etmişlerdi. Önce yayınladıkları kararlarla ve kabul ettikleri yasal değişikliklerle Türkiye’nin siyasi ve hukukî düzenini yeniden yapılandırdılar. Ardından 29 Haziran 1981’de 2485 sayılı Kurucu Meclis Hakkında Kanunu kabul ettiler. Yeni anayasayı hazırlayacak olan Kurucu Meclis ise 26 Ekim 1981’de çalışmalarına başladı.

Kurucu Meclis, iki meclisten oluşmaktaydı. Bunlardan biri, 160 üyeden oluşan Danışma Meclisi, diğeri ise müdahaleyi gerçekleştiren beş generalden oluşan Milli Güvenlik Konseyi idi. Danışma Meclisi’nin 160 üyesinden 40’ı doğrudan doğruya, 120’si ise dolaylı olarak Konsey yönetimince belirlenmişti. Danışma Meclisinin hazırladığı anayasa taslağına, MGK son şeklini vermişti. Bu nedenle Anayasa, Danışma Meclisinin varlığına rağmen beş generalin iradesinin eseriydi.

2017 Anayasa değişikliğinin yarattığı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, 12 Eylül askerî liderlerinin dahi hayal edemeyecekleri ölçüde otoriter bir yapı kurmuştur.

Daha önemlisi, Danışma Meclisinin anayasa taslağının hazırlanmasındaki rolü dahi şüpheliydi. Orgeneral Evren’in Anılarında yer alan şu ifadeleri bu yöndeki şüphelerin ne kadar haklı olduğunu göstermektedir:

“Anayasa’dan kaynaklanan birçok aksaklıkları tespit etmiş ve bu aksaklıkları giderecek bir Anayasa taslağının hazırlanması direktifini Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliğine vermiştik. Bu konu ile Genel Sekreter çok yakından ilgileniyor ve çeşitli uzmanlar burada görev yapıyorlardı. Danışma Meclisi henüz Anayasa’yı ele almadan, Genel Sekreterlikte Anayasa taslağı aşağı yukarı hazır durumda idi.”[2] “Daha evvel de dediğim gibi Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu henüz Anayasa çalışmalarına başlamadan evvel, Konsey Genel Sekreterliği’nde teşkil edilen bir kurul, Anayasa taslağı hazırlamış ve biz de üzerinde çalışmalar yapmıştık.”[3]

1982 Anayasası, bir yandan parlamentarizmin unsurlarına yer verirken diğer yandan Parlamenter Hükümet Sistemiyle bağdaşması mümkün olmayan çok güçlü bir Cumhurbaşkanlığı makamı yaratmıştır.

1982 Anayasasının hazırlanmasında Danışma Meclisinin danışsallık fonksiyonunu dahi sınırlı ölçüde yerine getirdiğini; bu anayasanın yapımında asıl iradenin askerî liderlere ait olduğunu gösteren başka bulguların da mevcut olduğunu belirtmek gerekir.[4] Bu yazıda üzerinde durmak istediğim asıl husus, 1982 Anayasasının yarattığı güçlü vesayet kurumlarıyla sivil ve siyasal toplumu nasıl bir kıskacın içine sıkıştırdığı; bugüne kadar yapılan kısmî değişikliklerle bu kıskacın yok edilemediği; daha önemlisi, 2017 Anayasa değişikliğinin yarattığı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin 12 Eylül askerî liderlerinin dahi hayal edemeyecekleri ölçüde otoriter bir yapı kurduğu meselesidir.

1982 ANAYASASININ YARATTIĞI VESAYET KURUMLARI

1982 Anayasasının yarattığı en güçlü vesayet kurumu Cumhurbaşkanlığı makamıdır. Akademik çalışmalarımda belirttiğim gibi bu anayasa, bir yandan parlamentarizmin unsurlarına yer verirken diğer yandan Parlamenter Hükümet Sistemiyle bağdaşması mümkün olmayan çok güçlü bir Cumhurbaşkanlığı makamı yaratmıştır. Anayasanın 104. maddesinin ilk metniyle Cumhurbaşkanına sunulan yetkiler, tüm devlet mekanizmasının Cumhurbaşkanının kontrolüne sunulduğunu göstermektedir.

Gerçekten maddenin Cumhurbaşkanına sunduğu “Gerekli gördüğü hallerde Bakanlar Kuruluna başkanlık etmek veya bakanlar kurulunu başkanlığı altında toplantıya çağırmak; Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar vermek; Genelkurmay Başkanını atamak; Milli Güvenlik Kurulunu toplantıya çağırmak;  Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu kararıyla sıkıyönetim veya olağanüstü hâl ilan etmek ve kanun hükmünde kararname çıkarmak; Devlet Denetleme Kurulunun üyelerini ve başkanını atamak; Devlet Denetleme Kuruluna inceleme, araştırma ve denetleme yaptırtmak; Yükseköğretim Kurulu üyelerini seçmek; Üniversite rektörlerini seçmek; Anayasa Mahkemesi üyelerini, Danıştay üyelerinin dörtte birini, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilini, Askeri Yargıtay üyelerini, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi üyelerini, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini seçmek” gibi yetkiler, tüm devlet ve toplum hayatını Cumhurbaşkanının iradesine tâbi kılmıştır.[5]

Görüldüğü gibi bu yetkiler, yasama, yürütme ve yargı alanında Cumhurbaşkanına eşsiz bir güç sağlamıştır. Burada özellikle genç kuşaklara hatırlatmak istediğim önemli bir husus ise Devlet Denetleme Kurulu ve Yükseköğretim Kurulu’nun varlığı ile ilgilidir. Bu iki organ da ilk kez 1982 Anayasasıyla yaratılmıştır.

1982 Anayasası döneminde ise 18 siyasi parti Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmış; bir siyasi parti ise hazine yardımından kısmen mahrum edilmiştir.

Anayasanın Devlet Denetleme Kurulu’nu düzenleyen 108. maddesi, bu kurula idareyi, kamu kurumlarını ve sivil toplumun önemli bir parçasını oluşturan meslek kuruluşlarıyla dernekleri denetleme yetkisi vermiştir. Oysa çağdaş demokrasilerde yürütme ve idarenin hukuka uygunluk denetimindeki asıl yetki, bağımsızlığı ve tarafsızlığı garanti edilen yargı organına aittir. Gene çağdaş demokrasiler, idarenin hukuka ve hakkaniyete uygunluğunu denetlemek için Ombudsmanlık (Kamu Denetçiliği) Kurumuna yer vermişlerdir.

Bu demokrasilerde Kamu Denetçiliği Kurumu’nun başında yer alan Kamu Denetçisi (Ombudsman) ise parlamentoların üye tamsayısının üçte ikisi gibi nitelikli bir çoğunlukla seçilmekte; böylece seçiminde Meclisteki siyasi partilerin uzlaşması aranmaktadır. Bu, kamu denetçisinin anayasal yetkilerini tarafsızlıkla kullanmasının garantisini oluşturmaktadır. Öte yandan Devlet Denetleme Kurulunun 1961 Anayasasında mevcut olmadığını da hatırlatmak gerekir. Kısacası Devlet Denetleme Kurulu, 1982 Anayasasıyla bir vesayet makamı olarak tasarlanan Cumhurbaşkanlığının bu rolünü güçlendirmenin bir aracıdır.

Yükseköğretim Kurulu’na gelince, 1982 Anayasasının yapıcıları üniversitelere, akademisyenlere ve üniversite öğrencilerine adeta bir alerji beslemekte; bu nedenle üniversitelerin, akademisyenlerin ve üniversite öğrencilerinin bir merkezden kontrol edilmesi gerektiğine inanmaktadır. İşte Yükseköğretim Kurulu, 1982 Anayasa yapıcılarının üniversitelere yönelik bu tuhaf bakış açısının eseridir. Dolayısıyla Yükseköğretim Kurulu, akademik dünyayı ve gençliği, vesayet altına almak için yaratılmış bir organdır.

DİĞER VESAYET KURUMLARI

1982 Anayasası anayasa yargısını da bir vesayet organına dönüştürmüştür. Gerçek bir demokraside anayasa yargısı, kanunların anayasaya uygunluğunu sağlamaktadır. Kısacası anayasa yargısı, anayasanın üstünlüğünün en güçlü teminatıdır. Anayasa yargısının bu işlevi sürdürebilmesi ise üye kompozisyonu ve üyelerin seçiminde izlenen yöntemle yakından ilişkilidir. Demokratik dünyada Anayasa Mahkemesi’nin demokratik meşruiyet esasına dayanmasına özen gösterilir. Bu maksatla Mahkeme üyelerinin tamamı veya büyük çoğunluğu, parlamentoların nitelikli çoğunluk oyu ile seçilir. Örneğin Almanya’da Anayasa Mahkemesi’nin 16 üyesinin tamamı, federal meclisin her iki kanadı tarafından seçilmektedir. Bu yöndeki örnekleri çoğaltmak mümkündür. 1982 Anayasası ise 146. maddenin ilk metniyle 11 asıl, 4 yedek üyeden oluşan Anayasa Mahkemesi’nin üyelerinin tamamının Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesini öngörmüştür. Böylece bir vesayet makamı olarak tasarlanan Cumhurbaşkanlığı, anayasa yargısını da kontrol altına almıştır.

Bu yapısal özellik, Anayasa Mahkemesi’nin yetkili olduğu konularda kararlarının yönünü de tayin etmiştir. Böylece Yüksek Mahkeme, kanunların anayasaya uygunluk denetimini yaparken kimi zaman hukukilik denetiminden yerindelik denetimine yönelebilmiştir.

Daha önemlisi, Anayasa Mahkemesi’nin bu yapısı, siyasi partilerin kapatılması kararlarını da siyaset alanını kontrol eden bir vesayet mekanizmasına dönüştürmüştür. Batı demokrasilerinde parti yasakları, çoğulcu demokrasinin teminatı olarak işlev görmektedir. Böylece bir siyasi parti, demokrasi için tehdit oluşturduğunda yargı kararıyla kapatılabilmektedir. Örneğin Almanya’da parti yasakları, 1949’dan bu yana mevcuttur ancak o tarihten bu yana sadece iki siyasi parti Anayasa Mahkemesince kapatılmıştır.

2017 Anayasa değişikliği, iki başlı yürütmeden tek başlı yürütmeye geçilmesini sağlamak ve Anayasanın 104. maddesine daha geniş yetkiler eklemek suretiyle Cumhurbaşkanlığını, devlet ve toplumun kontrol merciine dönüştürmüştür.

1982 Anayasası döneminde ise 18 siyasi parti Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmış; bir siyasi parti ise hazine yardımından kısmen mahrum edilmiştir. Üstelik Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını tanıdığı 1987’den bu yana Türk Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kapatma kararları, biri hariç olmak üzere AİHM tarafından Sözleşmeye aykırı bulunarak Türkiye tazminata mahkûm edilmiştir. Bu nedenle Türkiye’de parti yasakları da çoğulcu demokrasinin teminatı olarak değil bir vesayet mekanizması olarak işlev görmektedir. Bu konuya ilişkin ayrıntılı görüşlerim 1982 Anayasası ve Parti Yasakları[6] başlıklı çalışmamda yer almaktadır.

2017 DEĞİŞİKLİĞİ VESAYETİ TASFİYE ETTİ Mİ?

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, 1982 Anayasasını hazırlayanların yarattıkları vesayet mekanizmalarını ortadan kaldırmamıştır. Tam aksine bu vesayet mekanizmaları, 2000’li yıllar boyunca tedricen el değiştirmiş; 2017 Anayasa değişikliğiyle sivil otoriterizmin parçası haline gelmiştir.

2017 Anayasa değişikliği, iki başlı yürütmeden tek başlı yürütmeye geçilmesini sağlamak ve Anayasanın 104. maddesine daha geniş yetkiler eklemek suretiyle Cumhurbaşkanlığını, devlet ve toplumun kontrol merciine dönüştürmüştür. Sivil ve siyasal toplumun kaderi, artık doğrudan doğruya Cumhurbaşkanlığının elindedir. Özellikle Cumhurbaşkanına tanınan kararname yetkisinin uygulamada Cumhurbaşkanlığına sunduğu eşsiz güç bilinmektedir.

Devlet Denetleme Kurulu ve YÖK gibi 1982 Anayasasıyla yaratılan kurumlar, varlıklarını sürdürmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin 15 üyesinden 12’si Cumhurbaşkanı tarafından, 3’ü ise Meclisin basit çoğunluğu ile seçilmektedir.

Gene 1982 Anayasasının yargı cihazını kontrol etmek için yarattığı Hâkimler ve Savcılar Kurulunun 13 üyesinden 6’sı Cumhurbaşkanı tarafından, 7’si ise Cumhur Blokunun parlamento üyeleri tarafından seçilmektedir.

Parti kapatma mekanizmasının demokratik dünyada olduğu gibi çoğulcu demokrasinin güvencesi olarak değil, siyaset arenasına çekidüzen vermek için varlık gösterdiği gerçeği de değişmemiştir.

Bütün bu gerçekler, 42 yıl önce yönetime el koyan Milli Güvenlik Konseyi’nin eseri olan otoriter hukuk mirasının tasfiye edilmediğini; sadece el değiştirdiğini göstermektedir. Bu ise Türkiye’nin askerî veya sivil olmak üzere otoriterizmin farklı modelleri arasında gidip geldiğini; bu gidiş-gelişten bir türlü demokrasiye çıkışı bulamadığını ifade etmektedir.

[1] Serap Yazıcı, Türkiye’de Askeri Müdahalelerin Anayasal Etkileri, Yetkin Yayınları, Ankara, 1997, s. 38.

[2] Kenan Evren, Kenan Evren’in Anıları, Cilt 3, Milliyet Yayınları, İstanbul, Ocak 1991, s. 274-276.

[3] Kenan Evren, Kenan Evren’in Anıları, Cilt 3, Milliyet Yayınları, İstanbul, Ocak 1991, s. 286.

[4] Bu yöndeki diğer bulgular ve 1982 Anayasasının yapımı sürecinin ayrıntıları için ayrıca bakınız Serap Yazıcı, Yeni Bir Anayasa Hazırlığı ve Türkiye – Seçkincilikten Toplum Sözleşmesine, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2016, s. 22-32.

[5] Ayrıntılar için bakınız Serap Yazıcı, “Yeni Bir Anayasanın Yapımı Sürecinde Türkiye: Yasakçılıktan Özgürlükçülüğe, Otoritarizmden Demokrasiye, Vesayetçilikten Demokratik Temsile”, Prof. Dr. Ergun Özbudun’a Armağan, Cilt II, Yetkin Yayınları, s. 739 – 810.

[6] Serap Yazıcı, “1982 Anayasası ve Parti Yasakları”, Demokratik Anayasa – Görüşler ve Öneriler, (ed.) Ece Göztepe ve Aykut Çelebi, Metis Yayınları, İstanbul, 2012, s. 228-269.

PolitikYol'da yayınlanan yazılar her gün öğlen mailinizde!

Serap Yazıcı
Serap Yazıcı
Prof. Dr. Serap Yazıcı, 1984’te Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı üniversitede yüksek lisans (1986) ve doktora (1995) eğitimini tamamladı. 2000 yılında doçent, 2009’da profesör oldu. Askerî Müdahalelerin Anayasal Etkileri, Başkanlık ve Yarı Başkanlık Sistemleri: Türkiye İçin Bir Değerlendirme, Demokratikleşme Sürecinde Türkiye, Yeni Bir Anayasa Hazırlığı ve Türkiye – Seçkincilikten Toplum Sözleşmesine isimli kitapların yazarı olan Yazıcı, İstanbul Bilgi Üniversitesi ve İstanbul Şehir Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yaptı. Prof. Yazıcı, şu an Gelecek Partisi İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yapmaktadır.
spot_img
PolitiYol Telegram'da
PolitikYol.com Podcast

GÜNÜN YAZILARI

SÖYLEŞİLER

SOSYAL MEDYA

13,609BeğenenlerBeğen
10,160TakipçilerTakip Et
52,093TakipçilerTakip Et
9,354AboneAbone Ol

GÜNDEM

ÇEVİRİLER

Bir Cevap Yazın

YAZARIN DİĞER YAZILARI